18 Aralık 2008 Perşembe

Tarihe düşülen izler... (2)

EDİRNE İZLENİMLERİ-2
Edirne’yi anlatmaya başladım önceki yazımda araya birkaç gün girdi ben de anlatacağım diğer mekanları ve Edirne hakkında genel bir değerlendirme yapmayı unuttuğumu hatırladım. Balkan Şehitliği ve Edirne Tabyaları beni çok etkilediğinden önce bu iki tarihi mekana değinmiştim şimdi de sıra diğerlerine geldi. Öncelikle şehrin simgesi haline gelmiş olan ve Edirne denilince ilk akla gelen, Selimiye Camii ile başlamak istiyorum. Evet, Selimiye Cami, Koca Mimar Sinan’ın, ‘ustalık eseri’ olarak bilinen eseridir. Geniş ve ferah bir yapıya sahip olan cami hem mimari özellikleri hem de çinileri ile ilgileri üzerine geçmek de olup yerli yabancı pek çok turist çekmektedir. Cami ilk bakışta küçük gözükebilmektedir zira Mimar Sinan sadece ‘Ana Kubbeye’ ağırlık vermiş bu kubbe etrafındaki yarım kubbeleri özellikle küçük tutmuştur. Sebebi kanaatimce Sinan’ın “En büyük arzum” dediği Ayasofya kubbesinden büyük olan kubbebin diğer yarım kubbelerle gölgelenmemesi. Müezzin Mahfili olarak kullanılan yapı elemanın altında ufak bir şadırvan bulunmaktadır. Burasının eskiden ‘Lale Bahçesi’ olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Her ne kadar kapısı kilitli olduğundan girmek nasip olmasa de bana minareye giren birkaç kişi anlattı, duymuşsunuzdur ‘Üç kişinin birden girdiği ve birbirini görmediği o meşhur minare’ işte bu camidedir. Balkan Savaşları esnasında bu camiye de birkaç top güllesi isabet etmiş. Restore çalışmalarında top güllelerinin isabet ettiği yerlerden bir kaçı tarihe şahit olması için bırakılmış bunu birkaç sene evvel bir yazıda okuduğumdan caminin etrafında gezip aradım acaba bir tanesini görebilir miyim diye ve buldum caminin ana kapı girişinden sol tarafta kalan cephesinde yani kıblenin sol cephesinde. Masum insanları katlettikleri yetmiyormuşçasına hastaneleri, okulları ve ibadethaneleri de vurmuşlar acımadan, hiç hedef ayırmadan… Caminin külliyesi bir hayli büyük. Hemen karşısında bir kapalı çarşı bulunmakta ve çarşının sol tarafında ‘Selimiye Vakıf Müzesi’ müze güzel ve sade bir şekilde döşenmiş ilk dikkatimi çeken odaların kapılarının yüksek olmayışı öyle ki eğilerek giriliyor kapılardan. Bir makalede ‘Eskiden ecdad kibir ve gurur emaresi olmaması ve girilen meclise hürmet için kapıları yüksek yapmazmış ki dışarıdan gelen eğsin başını’ diye anlatılan bu ince düşünce aklıma geldi. Odalar farklı sanat eşyaları sergilenecek şekilde düzenlenmiş. Mesela bir tarafta ‘Ahşap eserler’ bulunurken diğer odada ‘Metal eserler’ veya bir başkasında ‘Çini eserler’ sergilenmekte. Müzenin ortası bir bahçe gibi hazırlanmış, üstü açık ve etrafı cam ile çevrili, arzu eden oturup rahat bir nefes alabiliyor. Açıkcası en fazla ilgiyi de bu bahçenin ev sahipliğini yapan ‘Tavus kuşu’ çekti. İlk defa bu kadar yakından görüyordum bu kuşu gerçekten hoş ve güzel, rengarenk tüylere sahip. İnsanların onunla ilgilendiği fark edince tüylerini kabartıp poz vermeye başladı gerçekten çok ilginçti, o bile ilgi, alakayı fark ediyor ona göre durumunu ayarlıyordu. Cenab-ı Hakk’ın ona bahşettiği o güzelliği temaşa ettiriyordu bizlere. Müzeden çıktıktan sonra ‘Eski Camii’ye gittik. 1414 yılında Çelebi Mehmet tarafından inşası bitmiş bu caminin 1997 yılında restore etmişler ve gerçekten çok güzel olmuş bu yenileme çalışmaları. Mütevazi ve vakur bir camii içinde hemen her sütunundaki hat yazıları çok güzel olmuş ve camiye çok farklı bir atmosfer katmış. Bu bana Bursa’da bulunan Ulu Camii’yi hatırlatmıştı. Eski Camii’den çıkıp hemen onun karşısında yolun diğer tarafında bulunan ‘Üç Şerefeli Camii’ ziyaret ettik halk arasında minaresinde desenlerden dolayı ‘Yivli Camii’ olarak da bilinmekteymiş. Henüz restore çalışmaları devam ediyordu burada caminin içindeki çalışmalar hemen hemen bitmiş yazıların üzerinden geçilmesi kalmıştı. ‘Restore edilmeyen vakıf eseri kalmayacaktır’ parolasıyla her yerde bir çalışma bulunmaktaydı. Yivli Caminin karşısında çok eski olduğu her halinden belli olan yorgun bir halde ama ayakta sağlam bir şekilde duran ‘Sokullu Hamamı’ bulunmakta. Camileri gezdikten sonra parkta çimlerin üzerine uzanıp börekleri ve dolmaları yiyip, çayları yudumlamakta güzel olmakta Şehir turuna bir zamanlar ‘Şifahane’ olan şimdilerde müze olarak kullanılan yapıyla devam edip oradan Balkan Şehitliği’ne ve Edirne Tabya’larına doğru uzadı yolculuğumuz. Evet, aslında tarihe yapılan bir yolculuktu bu.
Bir zamanların ‘Başkenti’ bu mütevazı şehir tarihi sinesinde taşıyordu ve gezip-görmek isteyen herkese bu tarihini anlatmak için hazır bekliyor.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Tarihe düşülen izler... (1)

EDİRNE İZLENİMLERİ-1
(Balkan Şehitliği
ve
Edirne Tabyası)
Yeşillikler içinde, mütevazı ama vakur bir şehir olan Edirne, tarihe iz düşmüş pek çok yeri sinesinde barındırmaktadır. İlk olarak Mimar Sinan’ın Muhteşem Selimiye’si karşıladı bizleri. Ancak Selimiye’yi başka bir yazıya bırakıyorum. Evet, bu yazımda beni çok etkileyen iki muhteşem mekanı, tarihe şahit olan hatta tarihin yazıldığı ‘Edirne Tabyaları’nı ve ‘Balkan Şehitliği’ni anlatmaya çalışacağım. ‘300.000 Balkan Şehidinden bulunduğumuz yerde hakka yürüyen 20.000 AZİZ ŞEHİDİMİZİN anısına yapılan BALKAN ŞEHİTLİĞİ burası’ Evet, Balkan Savaşları o bitmek bilmeyen savaş yıllarına şahit olan mekanlardı buraları. Bir taraftan düşmanla, bir taraftan hastalık ve açlıkla mücadele eden askerlerimizin tarih yazdığı yerlerdi. Şehitlikte temsili olarak birkaç isim yazılmış mermerlere hemen her ilden bir veya birkaç tane mevcuttu. Bu mekan hemen Meriç nehrinin kenarında. Meriç’i görünce ‘Hey gidi akıp duran bu su bir anlatsan gördüğün bu ulusu nasıl karamanca savaşmıştı terk etmemek için yurdu’ diye seslendim usulca. Nehrin üzerindeki köprüyü geçtiğinizde yüksekçe bir yapı karşılıyor sizleri. Bir kuleye benzer bu yapı ‘Kasr-ı Adalet’ yani ‘Yargıtay binası’ olarak kullanıyormuş. Bu yapı Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiş. İçtihat kararlarının alındığı ve kanunların düzenlendiği bir mekan. Kare bir görünüme sahip yapı yukarıya doğru yükseldikçe daralmakta ve sivri çatısı ile dikkat çekmektedir. Yapının kapısı Meriç nehrine bakan yüzde bulunmaktadır. Bulunduğu yer hala ‘Kırkpınar Güreşlerinin’ yapıldığı meydanın karşısında. Yapının bu meydana bakan tarafının önünde iki adet dikili taş bulunmaktadır. Biri ‘Seng-i Hürmet’ (Saygı Taşı), bir dileği veya şikayeti olan dilekçesini bu taşa bırakırmış ve Bostancıbaşı tarafından o dilekçelerin kovuşturulması yürütülürmüş. Diğeri ise ‘Seng-i İbret’ (İbret Taşı), buraya Devlet Büyüklerinden biri idam edilip başı kesildiğinde bu taşın üzerine konulurmuş ki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Belgrad’da kesilen başı bu taşın üzerine konulmuş. Yolun diğer tarafında, tek başına durmakta olan bir kabir var. 2. Beyazıd’ın kızı Hatice Sultan meftun yapmaktadır. Bu kabrin karşısında büyükçe bir ağacın altında bir anıt taş durmakta. Okuyunca insanı o günlerin mücadelelerine götüren bir anıt. ’26 Mart 1913 Günü teslim olan Edirne Kalesinin er ve subayları tutsak kaldıkları burada açlıktan ağaç kabuklarını yediler. Ruhları şad olsun’ insan tekrar ve tekrar okuyor yazılanları ve o ağaçlara bakıyor her biri 200 küsur yaşlarında olan o ağaçları seyrederken duygu dolu anlar yaşanıyor. Bu nasıl bir düşmandı esirlerin açlıktan ölmeleri için bırakmıştı buraya? Bu savaş değil kıyımdı bu aziz milletimizin zor günlerinin sadece bir kaçıydı. İstiklal şairi Mehmet Âkif: ‘Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı, Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı, Sen şehit oğlusun incitme yazıktır Atanı, Verme dünyaları aslanda bu Cennet Vatanı’ dizeleriyle anlatmak istediği bu olsa gerek diye düşündüm uzun uzun. Balkan Şehitliğinden sonra ‘Edirne Tabya’larına gittik. Şükrü Paşa ve askerlerinin kahramanca mücadele ettiği ve şehri her pahasına savundukları tabyalar. Yüksekçe bir tepenin başında bulunmakta bu tabyalar. Kapıları öylesine alçak ki bazılarına girmek için iki kat olmak gerek. İlk ana kapıdan tabyalara giriş yaptık. ‘Şuan ana giriş kapısından giriş yapmış bulunmaktasınız. Burada aceleyle koşturan ve mücadele eden Mehmetçiklerimizin ayak seslerini duymaya çalışın’ yeni kurulmuş ses sistemi vasıtasıyla o günleri anlatan ve anımsatan bir uygulama başlatılmış. Her bir tabyaya girdiğinizde bulunduğunuz mekanın ne için kullanıldığı anlatılmakta bu vesile ile. Ayrıca o günleri anlatmak için canlandırma tekniği olarak model askerler, cepheye silah taşıyan anneler, düşmanı gözetleyen ve vatanını savunan askerler yapılmış. Bir de güzel bir tevafuk oldu biz orayı gezmekte iken, askerler (bunlar gerçek askerler) içeride ‘Edirne Tabya Gazetesi’ olarak isimlendirilen ve panolara asılarak o günleri anlatan yazıları yerleştiriyorlardı. O askerlerin aceleci tavırları ve ordan oraya koşturmaları bile o günleri hatırlatmaktaydı ziyaretçilere. Bu panolarda o günleri ve çekilen zorlukları anlatan yazıları okudukça insan duygulanıyordu. ‘Açlıktan leş yediler’, ‘Diğer düşman KOLERA’, ‘Yaralarımız sarılamıyor’, ‘Vahşetin resmi’ bu ve benzeri başlıklar altında o günler ziyaretçilere anlatılmaktaydı. Balkan Savaşı’nda 29 tabyada mücadele verilmiş, bizim ziyaret ettiğimiz ‘Kıyık Tabya’ bunlardan sadece biri. Diğer tabyalarında fotoğrafları konularak, kısa birer bilgi eklenmiş altlarına. Atılan top gülleleri hiç hedef seçmiyor, hastane ve şifahaneler dahil ibadet mekanlarını da vuruyorlarmış. Askerlerinin yatakhanesinden, yicek deposuna, asker bakım yerinden, komuta odasına kadar her yer tarihe düşülen izleri temsil etmeye devam ediyordu. Dillerde sürekli Fatihalar okunuyor ve Âziz şehitlerimize hayır duaları gönderiliyordu. Bizler bu mekanları gezerken bir kez daha bu vatanın kolay kazanılmadığını anlıyorduk. Evet, onlar canlarını vermişler her şeyleriyle, hem düşmana hem de diğer zorluklara direnerek bu vatanı korumuşlardı. Ruhları şâd olsun.

28 Eylül 2008 Pazar

Bradypus variegatus ve...

Bradypus variegatus, Türkçe’si “Tembel hayvan” izleyenler bilirler ‘Buz Devri’ isimli animasyon filminde “Miskin” adıyla güzel Türkçe’mize çevrilen bu hayvan.
SENDE GÜLÜMSE HAYATA
(Bir gülücük bir tebessüm alır bütün sıkıntıları)
Birkaç gün önce, bir belgesel programında gördüm bu sevimli hayvanı. Kendileri öyle yavaş ve aheste hareket ediyor ki ‘yavaş’ kelimesi dahi hızlı kalıyor karşısında bu hayvanın. Haftada bir tutunduğu ağaçtan yere inen, sürekli yüzünde tatlı bir gülümseme bulunan slov-morşin bir güzellik. J Ne yazık ki, bu sevimli hayvanların nesli tükenmek üzere, aslında bunu anneme söylesem hiç de şaşırmaz eee ne de olsa adı üstünde ‘tembel hayvan’… :) Evet şimdi nerden çıktı bu belgesel yanını. RTÜK’ten herhangi bir ceza almadım. (Keşke tv kanallarında kültür programı yayınlama sadece cezası verilmeden de bu tür faydalı programlarlar olsa, neyse bu hayali bi kenara bırakayım...) Bu aralar fazlasıyla tembel olduğumdan dolayı, benimle aynı mesleği yapan bir dost görmüş gibi sevindim bu sevimli hayvanı görünce... :) Hayatta hiçbir acelesi olmayan bu sevimli hayvan neslini devam ettirme mecburiyetinde şimdilerde… Neslinin tehlike altında olmasının sebebi tembel olması değil ne yazık ki ‘insanlar’ evet biz insanlar. Doğadaki tüm güzellikleri acımadan yok eden insanlar… Şimdi burada bu hayvanın hayat hikayesini ya da insanların dünyayı ne kadar hor kullandığını anlatacak değilim o benim boyumu aşar. Bunlar sadece içimden gelen serzenişlerdi. Bu hayvanı gördükten sonra hakkında ufak bi araştırma yaptım. Evet, Google amca sağ olsun ve de Vikipedia… Ancak adına neden ‘Tembel Hayvan’ denildiğini anlayabilmiş değilim bu hayvan sadece yavaş hareket ediyor. Ben hızlı hareket ettiğimde de kimse bana ‘çalışkan’ demedi ki… Her ne kadar kendisine tembel denilse de yüzündeki o tatlı gülümsemesi insana huzur veriyor. Ve bu gülümseyişi belki de onu diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği. Her şeye rağmen gülümseyebilmeyi bizlere gösteren bu hayvana teşekkür ediyorum. Bu yazıyı da bunun için yazmaya karar verdim. Zira belgeselde bu sevimli canlıyı görene kadar moralim çok bozuk ve asık suratlıydım. Tabi birde etrafımda bulunan insanların bana tembel demeleri gayet moralimi bozmuştu ama şimdilerde biraz daha iyiyim. Her ne olursa olsun hayata karşı gülümsek gerektiğini öğretti bana. Ayrıca başkalarının sana tembel demesi önemli değil önemli senin kendini nasıl gördüğün ve hayatta bazı şeyleri kaçırdığını sanarak acele etmenin gereksizliğini…
***
aman sende tembellik ruhuna işlemiş bir hayvan üzerinden dahi hemen kendine pay çıkarıyorsun. Hayat tüm hızıyla akıp giderken sen ne diye aheste aheste sallanıyorsun bu da yetmiyormuş gibi tembelliği meslek edinmenin yollarına bakıyorsun yuh yani sana kalk, silkelen ve kendine gel… :) ***
“İş görmeyi, çalışmayı sevmeyen, çaba göstermekten, sıkıntıdan kaçan (kimse), üşengeç” ya da “tıp ilminde; Fonksiyonunu yerine getirmede yavaşlık gösteren (organ)” tembellik bu şekilde tanılanıyorken neden bu hayvancığa ‘tembel hayvan’ denilmiştir. Bu sevimli canlı çalışmayı sevmiyor değil, sadece yavaş hareket etmeyi seven, mütebessim çehresiyle etrafına gülücükler saçan ve hayatından memnun bir canlı. Son olarak; boş vermişim, boş vermişsin, boş vermişiz hayata sen de takıl ağır ağır olsa da bu katara…
Kıssadan hisse; (bu ne demektir ya, neden insanlara hisse verilir ki ) hayata gülümse, belki mutluluk bir gülüş kadar uzaktır sana…

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Dur gitme diyebilmek...

“Bir hikaye birkaç farklı yolla anlatılabilir, ve bunları ilginç kılanda budur.” GİTME KAL Dur Gitme..aşkına sahip çık..
Sıcak bir Temmuz günü, öğle vakti buluşmuşlardı. Bütün gece söyleyeceklerinin provasını yapmıştı ve bir şeyden emindi konuşacaktı. Evet, bu defa susmayacaktı, oturup onun gitmesini izlemeyecekti. Ve, işte hareket vaktiydi şimdi. Hemen kalktı masadan, hızla uzaklaşan sevdiğine koştu, yakaladı elinden ve sıkıcı tuttu. Gözlerini gözlerine çiviledi… Ve… ve söyledi o iki kelimeyi.. ‘Gitme kal’.. Evet, bir ömür boyu devam edecek bir hayata ilk adımı atmıştı. Ne mal-mülk ne de babasının tehditleri-korkutmaları umurunda değildi artık. Çok mutluydu, sade bir düğünle evlenmişti, üç-beş dostları vardı. Buruklardı belki biraz ama olsun seviyorlardı birbirlerini. *** Yıllar peşpeşe hızla geçmiş bu mutlu aile tüm zorluklara, geçim sıkıntılarına ve anne-babasının entrikalarına rağmen, kimseye aldırmadan birbirlerine sıkıca sarılarak koca bir ömrü devirmişlerdi. Çocuklarda büyümüş, eve-barka karışmışlardı hatta torunlar neşe üstüne neşe katmışlardı bu sıcak yuvaya *** Sıcak bir temmuz günü, pencerenin önünde oturmuş dışarıdaki insanları seyrederken dalmıştı yine geçmişe… Birden aklına şu soru takıldı “Acaba o gün ‘Gitme kal’ demeseydim ne değişirdi hayatımda?” Yoksa pişman mıydı hayır, hayır pişman değildi. Ne babasının tehditleri, ne alıştığı lüks hayattan kopma, ne de yaşadığı zorluklar, verdiği karardan pişman etmemişti onu “gerçek aşkı” bulmuştu. Tebessüm etti çektikleri tüm sıkıntılara. Bir an şu soru takıldı kafasına “Acaba o gün ‘Gitme kal’ demeseydim nasıl olurdu bugün?” Bırak bırak pişmanlıkla dolu olurdu diye fısıldadı kendi kendine ve kalktı oturduğu yerden içinde tarifsiz bir mutluluk vardı. İşte bu “Mutlu bir son” olmaya aday bir hikaye oldu sanki. *** Bölük-pörçük cümlelerle bu kadar yazılabiliyor. İşte hayatta -bence- böyle bir şey, hani bir düşünür demiş ya “Hayat; silgi kullanmadan resim yapma sanatına denir.” Evet, bir silgim olsa neyi silip değiştirirdim diye düşünmüştür belki herkes. Ben düşündüm ve silgim yok iyi ki dedim, iyi ki yok evet, bazı kötü hatıralar vardı ama onlar olgunlaştırmıştı beni. Ben silgisiz devam edeceğim, J Ya siz ? Bir silginiz olsun ister miydiniz.

Dur gitme diyebilmek...

Gururundan mı yoksa korkusundan mı ‘Dur gitme’ diyememişti, halbuki kendisine cevabı basit bir soru sorulmuştu; ‘Gitmemi mi istiyorsun?” GİTME KAL Dur Gitme Demek Neyi Değiştirirdi?
Oturduğu sandalyeden kalktı, sinirlenmişti ve kırgındı. Artık belirsizlik istemiyordu. Arada kalmaktan, belirsizlikten yorulmuştu ve hayatına bir yön vermek istiyordu artık. Bir süre ayakta durduktan sonra oturdu tekrar sandalyesine. Önce derin derin birkaç nefes aldı ve sonra “Sana bir tek soru soracağım ona vereceğin cevaba göre…” devam edemedi cümlesine ama ne söylemek istediğini her ikisi de anlamıştı. Sessiz bir bekleyişin ardından ‘Gideyim mi kalayım mı yani gitmemi mi istiyorsun kalmamı mı?’ diye sordu. Bu aslında ya yola seninle devam edeceğim ya da bu birliktelik burada biter demekti… Soruyu sorduktan sonra beklemeye başladı. İçinden sürekli ‘gitme kal’ demesini yahut “dur gitme” diyeceği anı bekliyordu. Ancak bu bekleyiş boşunaydı ketum olan dili yine konuşmayacak, yine susacak ve başını önüne eğecekti. Bekledi, bekledi bir cevap vermesini bekledi ama nafile bir bekleyişti. Ketum olan dil, konuşmayacaktı anlaşılan. Kalktı ayağa bir şeyler demek istercesine durdu sonra “Peki, öyle olsun” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Yarımşar adımlar atıyor, ayak sürüklüyordu ve ‘dur gitme’ diyebilmesi için zaman veriyordu ona, belki de bu sessizliğin ağırlaştırdığı havada ancak bu kadar güç bulabiliyordu cılız bacaklarında… Evet, ağlamıyordu gizliyordu göz yaşlarını ama ‘dokunsan ağlayacak’ gibiydi. Bir an için durdu son defa döndü arkasına baktı ona ama ses yoktu yine. Anlamsız bakışlardan başka bir şey bulamamıştı nemlenmiş gözleri. Dönüp önüne yürümeye başladı bu defa hızlıca. Ardından bakıyordu o ise sevdiğinin… ‘Dur gitme’ diyemediği için bakıyordu uzaklaşan İlk aşkına. İçinden kopan o sessiz çığlıklarına ses verememiş, hayat bulmalarına imkan sağlamamıştı. ‘Dur gitme, gitme ne olur gitme…’ diye sayıklıyordu usulca ama bu fısıltıları kendi bile güçlükle duyabiliyordu. O, gitmişti artık, değil fısıldamak haykırsa ne işe yarardı, yok yok haykırsa belki duyardı sesini o, ama onda nerde bu cesaret. Sadece uzaklaşan sevdiğinin ardından sessizce bakabilirdi. Günler, günleri kovalarken haftalar geçmekteydi ama o günü asla unutamıyordu. Ve unutabileceğini hiç sanmıyordu. Derken aylar ve mevsimler geçti üzerinden ve işte beklenen gün gelip çatmıştı. Sevip-sevmediğini bile bilmediği biriyle nikah masasına oturacaktı. Evet, bir düğün vardı, bir gelin ve bir damat, kemanlar, klarnetler envai çeşit enstrüman ahenk içinde birbirine eşlik ediyor ve insanlar bu melodilerle dans ediyorlardı ortada. Dedik ya bir düğün vardı ve herkes mutluydu biri hariç düğünün asıl sahiplerinden biri… O belki bu kadar şatafatlı bir düğün hayal etmemişti, sade bir şeyler düşünmüştü belki… Döndü ve gelinlikler içinde duran ve tanımadığı o kimseye baktı, bir an için çığlık atıp ‘Benim burada ne işim var!” diye bağırmak istedi. Yapabilseydin bunu zaten burada olmazdın şimdi dedi kendine usulca… Günler, haftalar, aylar, mevsimler derken seneler birbiri ardına geçmiş, zaman yine akıp gitmişti. O günün üzerinde yıllar geçmişti ama o hala unutamamıştı o günleri… Bugün adına ‘Huzur evi’ denilen bir yere bırakılmış evlatları tarafından. “Babacığım sana orda bizden daha iyi bakarlar, hem doktorlar sürekli orada. Bizde her hafta seni ziyarete geliriz yalnız kalmasın” diyerek getirmiş oğlu babasını buraya. Huzur bulması için getirilen bu insanlar burada yalnızlığın ve unutulmuşluğun hüznünü yaşıyorlardı sadece. İlerlemiş yaşına rağmen dinç sayılırdı ama bu vefasızlık yıkmıştı onu derinden. Evlatları tarafından huzur evine terk edilmenin verdiği sıkıntı ağır gelmişti yaşlı bedenine. Ve yine o günü hatırlıyordu. Sevdiği ve âşık olduğu tek kadınla geçen o son gün. Neden ‘dur gitme’ dememişti ki o gün? Bu soru ile efkarlandı birden… Yaşlanan gözlerini sildi ve derinden bir nefes çekti. Ailesi istememişti onu hele babası “O kız mı yoksa mirasım mı?” dememiş miydi işte bu her şeyin kırıldığı andı. Korkmuştu fakir kalmaktan, sahip olduğu lüks hayatı kaybetmekten korkmuştu ve belki de gurura kapılmıştı etrafındaki diğer insanlar gibi düşünerek… Peki ama değmiş miydi? Hayatında bir defa ‘gerçek aşkı’ bulmuş ama ona sahip çıkmamıştı… Ve bugün bu daracık odada, bir huzur evinde yalnızlığın pençesinde, unutulmuşluğun girdabında hep şu soruyu soruyordu kendine “O gün ona ‘dur gitme’ diyebilseydi nasıl olurdu bugün?” ve o popüler soru ‘aşk mı para mı’ evet bu ihtiyar adam bunları düşünüyordu pencereden dışarıyı seyrederken. Evet, anlaşılan bu ihtiyar adamın hikayesi ‘mutlu son’la bitmeyecekti, ve ölümü bekleyen bu yaşlı adam pişmanlık içinde son nefesini verirken de ‘dur gitme’ diyemeyecekti. Okuyucuya ufacık bir not: Ben bu hikayenin burada bitmesini arzu etmiyordum ancak bir türlü ‘mutlu bir son’ bulamadım. Şimdi siz değerli dostlarımdan yardımlarınızı istiyorum. Bu biçare ihtiyarı son günlerinde bu yalnızlıktan nasıl kurtarabiliriz? Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum…

3 Haziran 2008 Salı

Türkçe Olimpiyatlarından..

Bu sene 6.sı düzenlenen Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarında
İstanbul'da final heyecanı yaşandı.
Şarkı Dalının birinci vatandaşların sms oylarıyla belli oldu.
İlk üçe girenlerin isimlerini açıklayan
Futbol Dünyasından bir kral Hakan Şükür dü.
...Ve Kral Hakan Şükür şampiyonu açıklıyor...Nefesler tutuldu...Hakan Şükür: "Sizlerin oyları ilk üçü belirledi. Açıklama şerefi de bana nasip du. Hepinize saygılarımu sunuyorum..."
Hakan zarfı açıyor:
Tacikistan'dan katılan öğrenci Suman Kurbanova 3. oldu.
Türkmenistan'dan katılan Abadan Halmedova 2. oldu.
Ve Birinciliği Azerbeyacan'dan katılan Hatice Alizade
Birincimiz Meclis Başkanı Köksal Toptan'dan ödülü aldığında
çok heyecanlı olduğu her halinden belli oluyordu.
İşte Birincimiz:

İşte zirve ilk üç:

İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başlayan bu mehteşem gecede, birbirinden güzel Türkçe'leri ile salonu dolduranları ve Tv karşısındaki izleyicilerin unutamayacağı pek çok kare vardı. İşte bunlardan bazıları: 'Sakarya' şiirini okuyan Moğolistanlı öğrenci Dolgurma Bayer, salonda bulunanlara duygu dolu anlar yaşattı. Mükemmel Türkçe'siyle kendine hayran bırakan Sainbayar, izleyenler tarafından ayakta alkışlandı.

Belaruslu öğrenci Alla Nadtachova, 'Gesi Bağları' adlı türküyü seslendirdi.

...Ve Halk Oyunları Ekibi ve gecenin sonu...

Son olarak sizleri Türk Okulları için hazırlanmış bir kliple başbaşa bırakıyorum.

29 Mayıs 2008 Perşembe

Türkçe Olimpiyatlarından..

TÜRKÇE SEVDALILARI
Bu sene 6.sı düzenlenen
Uluslararası TÜRKÇE OLİMPİYADLARI'NDA Şiir Dalındaki finaller sonucunda ilk üç belli oldu. 2 Haziran'da İstanbul'da İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi'nde düzenlenecek ödül töreninde ödüllerini alacaklar. 6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın Şiir finali dün akşam Bursa'da yapıldı. Şiir finalinde birinci Naat ile Arnavutluk'tan Adeila Selimaj oldu. Binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen finalde ikinciliği 'Asrın Türküsü' şiiri ile Endenozya'dan Anisa Fitria Dewi, üçüncülüğü ise 'Türküler Dolusu' şiiri ile Sudan'dan Walaa Tarık Mohamed kazandı.
İşte ilk üçümüz:
1. olan Arnavut öğrenci Adeila Selimaj ve şiiri...

2. olan Endonezyalı öğrenci Anisa Fitria Dewi ve şiiri...

3. olan Sudanlı öğrenci Walaa Tarık Mohamed ve şiiri...

Bu büyük coşkuya sende katıl !

Bu sene 6. düzenlenen
Şarkı Dalının finalistleri belli oldu.
10 finalist İstanbul'da
'İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezinde'
kıyasıya yarışacaklar.
İlk üç SMS ile halk oylaması tarafından belirlenecek
hadi sende bu büyük coşkuya ortak ol.
İşte finalisler
(Not: Videolarını izlemek için resimlerin üzerine tıklayınız)

7 Mayıs 2008 Çarşamba

İstanbul

İstanbul
çocukluğumun ve gençliğim geçtiği şehir, hem aldatıcı, hem zalim, kaprisli ama efsunlu, bir sevgili. sana neden bu kadar bağlandım, neydi beni etkileyen, halbuki hep kendime, defalarca senden nefret ettiği söyleyip dururdum. evet, ne zaman yaşadım gurbeti sen büyüdün içimde anamdan , babamdan, kardeşlerimden, hatta arkadaşlarımdan bile çok özlemiştim seni o günlerde, büyümüştün içimde. Fatih Sultan Mehmet, ve Ulubatlı Hasan gelirdi birde karada yürütülen gemiler sen ilk aklıma gelince. Süleymaniye, Sultanahmet, ahh Ayasofya, Topkapı Sarayı, Beyazıt ve Eminönü hele birde Boğaz ve Boğaz Köprüsü, Hisarlar karşılıklı bakışır bir yanda Anadolu diğer yanda Rumeli Galata Kulesi karada Kız Kulesi denizde dikili sanki yaşayan birer parça. evet Beyoğlu ve Taksim unutulur mu? ya Eyub Sultan.... neydi beni sana bu kadar bağlayan, nasıl aşık etmiştin kendine beni, sen aklıma ve yüreğime kazıyan güç neydi, ahh İstanbul. bebekliğim, ilk adımlarım ilk cümlelerim, çocukluğum, ilk aşkım, ilk heyanım, ilk kavgam, ilk hayal kırıklığım, ilk sevincim, ilk hüznüm, ve gençliğim evet gençliğimin ilk yıllarına kadar yani üniversiteyi kazanıp senden ayrılana kadar bütün ilkleri hep senin şefkatli kucağında yaşadım.. sonra ayrıldık, ama sen ne beni bırakıyordun ne de bana yeni ilkler yaşatmayı... her iki kelimemden biri sen olmuştun, ben kaçmak istedikçe senden, hep sana yaklaşıyordum, ahh İstanbul, anladım artık bunca şair ve yazar edip ve sanatkar ressam ve heykeltraş sultan ve krllar aşık ve ozanlar hepsinin senden neden bahsettiğini anladım. İstanbul, her şeyden kaçtım ama senden hayır, sakın beni bırakma İstanbul.
İSTANBUL Neden sana olan bu sevgim ve hayran oluşum? Neyine vuruldum senin? Çok uzaklardaydım daha yakın bir tarihe kadar, senden uzakta bir yerlerdeydim. Topkapı Sarayı’nı, Sultan Ahmet Camii’ni, Ayasofya’yı ve diğerlerini düşünerek sana ulaşacağım günleri düşlerdim. Evet şimdi seninleyim ama anladım ki özlemek kadar güzel değilmiş beraber olmak, yoksa yanlış mı? Ulaşamayacağını bile bile sevmek ve beklemek geleceği günü daha mı güzeldi ?

Kuşların hatırlattıkları...

Dışarıda çok güzel bir hava var. Hem güneşli hem de serin… Şuan kuşların neşe içinde söyledikleri şarkıya kulak kabarttım onları dinliyorum. Küçüklüğümde en çok, kuşlar gibi uçabilmeyi bulutların üstünde süzülmeyi hayal ederdim. (gerçi hala büyüdüğüm söylenemez bu konuda hala uçmayı hayal ediyorum Kuşları işitince o hayallerim geçit töreni yaptılar zihnimden birer birer.
EkleBunu RSS Ekle Butonu
Powered By Blogger