Gururundan mı yoksa korkusundan mı ‘Dur gitme’ diyememişti, halbuki kendisine cevabı basit bir soru sorulmuştu; ‘Gitmemi mi istiyorsun?”
GİTME KAL
Dur Gitme Demek Neyi Değiştirirdi?
Oturduğu sandalyeden kalktı, sinirlenmişti ve kırgındı. Artık belirsizlik istemiyordu. Arada kalmaktan, belirsizlikten yorulmuştu ve hayatına bir yön vermek istiyordu artık.
Bir süre ayakta durduktan sonra oturdu tekrar sandalyesine. Önce derin derin birkaç nefes aldı ve sonra “Sana bir tek soru soracağım ona vereceğin cevaba göre…” devam edemedi cümlesine ama ne söylemek istediğini her ikisi de anlamıştı. Sessiz bir bekleyişin ardından ‘Gideyim mi kalayım mı yani gitmemi mi istiyorsun kalmamı mı?’ diye sordu. Bu aslında ya yola seninle devam edeceğim ya da bu birliktelik burada biter demekti…
Soruyu sorduktan sonra beklemeye başladı. İçinden sürekli ‘gitme kal’ demesini yahut “dur gitme” diyeceği anı bekliyordu. Ancak bu bekleyiş boşunaydı ketum olan dili yine konuşmayacak, yine susacak ve başını önüne eğecekti. Bekledi, bekledi bir cevap vermesini bekledi ama nafile bir bekleyişti.
Ketum olan dil, konuşmayacaktı anlaşılan. Kalktı ayağa bir şeyler demek istercesine durdu sonra “Peki, öyle olsun” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Yarımşar adımlar atıyor, ayak sürüklüyordu ve ‘dur gitme’ diyebilmesi için zaman veriyordu ona, belki de bu sessizliğin ağırlaştırdığı havada ancak bu kadar güç bulabiliyordu cılız bacaklarında…
Evet, ağlamıyordu gizliyordu göz yaşlarını ama ‘dokunsan ağlayacak’ gibiydi. Bir an için durdu son defa döndü arkasına baktı ona ama ses yoktu yine. Anlamsız bakışlardan başka bir şey bulamamıştı nemlenmiş gözleri. Dönüp önüne yürümeye başladı bu defa hızlıca.
Ardından bakıyordu o ise sevdiğinin… ‘Dur gitme’ diyemediği için bakıyordu uzaklaşan İlk aşkına. İçinden kopan o sessiz çığlıklarına ses verememiş, hayat bulmalarına imkan sağlamamıştı. ‘Dur gitme, gitme ne olur gitme…’ diye sayıklıyordu usulca ama bu fısıltıları kendi bile güçlükle duyabiliyordu. O, gitmişti artık, değil fısıldamak haykırsa ne işe yarardı, yok yok haykırsa belki duyardı sesini o, ama onda nerde bu cesaret. Sadece uzaklaşan sevdiğinin ardından sessizce bakabilirdi.
Günler, günleri kovalarken haftalar geçmekteydi ama o günü asla unutamıyordu. Ve unutabileceğini hiç sanmıyordu. Derken aylar ve mevsimler geçti üzerinden ve işte beklenen gün gelip çatmıştı. Sevip-sevmediğini bile bilmediği biriyle nikah masasına oturacaktı. Evet, bir düğün vardı, bir gelin ve bir damat, kemanlar, klarnetler envai çeşit enstrüman ahenk içinde birbirine eşlik ediyor ve insanlar bu melodilerle dans ediyorlardı ortada. Dedik ya bir düğün vardı ve herkes mutluydu biri hariç düğünün asıl sahiplerinden biri… O belki bu kadar şatafatlı bir düğün hayal etmemişti, sade bir şeyler düşünmüştü belki… Döndü ve gelinlikler içinde duran ve tanımadığı o kimseye baktı, bir an için çığlık atıp ‘Benim burada ne işim var!” diye bağırmak istedi. Yapabilseydin bunu zaten burada olmazdın şimdi dedi kendine usulca…
Günler, haftalar, aylar, mevsimler derken seneler birbiri ardına geçmiş, zaman yine akıp gitmişti. O günün üzerinde yıllar geçmişti ama o hala unutamamıştı o günleri… Bugün adına ‘Huzur evi’ denilen bir yere bırakılmış evlatları tarafından. “Babacığım sana orda bizden daha iyi bakarlar, hem doktorlar sürekli orada. Bizde her hafta seni ziyarete geliriz yalnız kalmasın” diyerek getirmiş oğlu babasını buraya. Huzur bulması için getirilen bu insanlar burada yalnızlığın ve unutulmuşluğun hüznünü yaşıyorlardı sadece.
İlerlemiş yaşına rağmen dinç sayılırdı ama bu vefasızlık yıkmıştı onu derinden. Evlatları tarafından huzur evine terk edilmenin verdiği sıkıntı ağır gelmişti yaşlı bedenine. Ve yine o günü hatırlıyordu. Sevdiği ve âşık olduğu tek kadınla geçen o son gün. Neden ‘dur gitme’ dememişti ki o gün? Bu soru ile efkarlandı birden… Yaşlanan gözlerini sildi ve derinden bir nefes çekti. Ailesi istememişti onu hele babası “O kız mı yoksa mirasım mı?” dememiş miydi işte bu her şeyin kırıldığı andı. Korkmuştu fakir kalmaktan, sahip olduğu lüks hayatı kaybetmekten korkmuştu ve belki de gurura kapılmıştı etrafındaki diğer insanlar gibi düşünerek… Peki ama değmiş miydi? Hayatında bir defa ‘gerçek aşkı’ bulmuş ama ona sahip çıkmamıştı… Ve bugün bu daracık odada, bir huzur evinde yalnızlığın pençesinde, unutulmuşluğun girdabında hep şu soruyu soruyordu kendine “O gün ona ‘dur gitme’ diyebilseydi nasıl olurdu bugün?” ve o popüler soru ‘aşk mı para mı’ evet bu ihtiyar adam bunları düşünüyordu pencereden dışarıyı seyrederken.
Evet, anlaşılan bu ihtiyar adamın hikayesi ‘mutlu son’la bitmeyecekti, ve ölümü bekleyen bu yaşlı adam pişmanlık içinde son nefesini verirken de ‘dur gitme’ diyemeyecekti.
Okuyucuya ufacık bir not: Ben bu hikayenin burada bitmesini arzu etmiyordum ancak bir türlü ‘mutlu bir son’ bulamadım. Şimdi siz değerli dostlarımdan yardımlarınızı istiyorum. Bu biçare ihtiyarı son günlerinde bu yalnızlıktan nasıl kurtarabiliriz? Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum…