14 Mayıs 2009 Perşembe

"Aşkın olduğu yerde akıl uçamaz"

AŞK
“Aşk” kavramının, taşıdığı anlam zenginliğinden dolayı tarih boyunca filozof, şair ve aşka yakalananlar tarafından baş tacı edildiği, yoğun çağrışımlarıyla düşünce tarihinde önemli bir yer edindiği; yoğun bir duygu içerdiğinden ve duyguların da dile getirilme zorluğundan dolayı tam olarak tanımlanamadığı görülmektedir. Aşk kimilerine göre insanın olmazsa olmaz değerlerinden birisi, kimilerine göre sakınılması, uzak durulması gereken bir tutku ya da hastalık olarak tanıtılmıştır. Aşk çoğunlukla birine ya da bir nesneye önüne geçilmez bir bağımlılık ve tutku ile yaklaşma ya da adanmışlık biçiminde ortaya çıkan güçlü bir duygulanım olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda aşk, insan yaşamının zenginliği ve güç kaynağıdır.[1]
Tasavvuf felsefesinde aşk kavramı önemli bir yer tutar. Bu anlayışta evrenin yaratılışı aşk ile izah edilir. Mutasavvıflara göre geçici aşk (aşk-ı mecazî) ve hakîkî aşk (aşk-ı hakîkî) olmak üzere iki türlü aşk söz konusudur. Geçici aşk, Tanrı’nın güzelliklerinden sadece bir tanesine gönlünü kaptırmaktır. Geçici aşk, hakîkî aşka ulaşmak için bir köprü görevi görmektedir. Hakîkî aşk ise, tüm güzellikleri kendisinde barındıran Tanrı sevgisidir.[2] Hakkında ne söylenirse söylensin aşk tam olarak tanımlanamamaktadır. Aşk, kelimelerin ötesine geçmiş bir tecrübedir. Aşkın anlatılmazlığı aşkın ortaya çıkardığı duygu yoğunluğunun anlatılamazlığıyla doğru orantılıdır. Aşk tanımlanmaktan ziyade tecrübe edilen ve tecrübe edildikçe anlaşılan fakat bir başkasına tam olarak aktarılamayan bir kavramdır. Her insanın ister beşeri aşk anlamında isterse hakiki aşk anlamında yaşadığı tecrübeler farklıdır ve dolayısıyla bununla ilgili olarak da ortaya konan anlamlar farklı olmaktadır.
Sufilere göre Allah, korkutan bir varlık olmaktan çok seven ve sevilen bir varlıktır. Muhabbetullah ve aşkullah, havfullah ve haşyetullahtan daha önemlidir. “O, onları sever, onlar da O’nu severler”[3].ayetinden anlaşılan, Allah insanları sever ve insanlar tarafından da sevilir, sevmek ve sevilmek O’nun sıfatıdır. Sevgi imanın, özellikle de tasavvufî imanın esasıdır. İnsanı seven Allah, insandan kendisini sevmesini de ister, bu sevgiyi her şeyin esası olarak kabul eder, gönlünde Allah sevgisi bulunmayan bir kimsenin imanını ve ibadetini kabul etmeyeceği düşünülür. Sufiler kâinatın yaratılışını da sevgi ile izah etmişlerdir. Böylece tasavvufî sevgi evrensel bir muhteva kazanmıştır. “Taayyun-ı hubbi” denilen bilinmek ve tanınmak hususundaki ilahî sevgi, yaratılışın illeti ve sebebi kabul edilmiştir. Yine bu sevgi âlemdeki her şeyde vardır. Âlemin var oluşunun nedeni olarak görülen bu sevgi aynı zamanda, varlığın devam etmesinin nedeni olarak da kabul edilmiştir. Sufiler, âlemi ve orada var olan her şeyi ilahî sevginin eseri, tecellisi ve zuhuru olarak görmekte, onun için kâinatta mevcut olan her şeyi gönülden sevmekte, bu sevgi ile Allah’a ereceklerine inanmaktadırlar.[4]
Gerçekte Mevlana ve diğer sufilerin yaptığı şey, aşk’ı sadece dine ve ahlâkî hayata mahsus kılmadan anlamını genişleterek mahlukata ve tekamülcü bir saik olarak aşk’a evrensel kozmik bir önem vermekten ibarettir. Mevlana, Mesnevi’de “Aşksız dünya ölü olacaktır.”[5] “Sen meniden akla kadar seyahat ettin”[6] İnsanı, inorganik maddeden, önce bitki, sonra hayvan daha sonra insan âlemine geçiren, bu yüce terfi dönemdir. O, “ İnsan şu andaki haleti ruhiyesinden hareketle tekrar değişecektir” demektir.[7] Tabiat arzularımızı tatmin etmek için kendisine “hakim ve malik” olduğumuz ölü bir madde değildir. Bilakis Tabiattaki varlıklar Allah’a işaret eden birer ayettirler ve ayetler bizim “vakıadan manaya” geçmemize vesile olurlar.
Mevlana’nın söyleminde aşk kavramının ele alınışı, derin bir gözlemle Kur’a’dan temellendirilebilecek şekilde ilahi açılımlarla bütünleştirilebilecek imkana sahipse de, tüm bunları onun İslam öncesi düşünce geleneklerine olan ilgi ve bilgisiyle de irtibatlandırmak hiç de imkansız değildir. Öyle ki bu anlamda gerek Kur’an’dan gerekse felsefe ve mitolojilerden esinlenilen atıflara raslamak her zaman için mümkün görünmektedir. Aşk hakkındaki düşünceler incelendiğinde Mevlana’nın bir kısım söyledikleri, hakikat anlayışı ve aşkın kozmik bir güç olduğu fikri ile İslam ve Hıristiyan her türlü maneviyatı ve mistisizmi etkilemiş bulunan Platon’a kadar bile geri götürülebilir. Ne var ki Mevlana’daki aşk, bir teorinin ürünü olmayıp belli bir tecrübenin sonucunda ulaşılmış şahsi bir şey olduğu için onun bu deneyiminin eleştiri yerine farklı bir bağlamda değerlendirilmesi gerekmektedir.
Aşk, iradeyi ve ihtiyarı terk etmektir. Varlıklardan ve olaylardan kurtulup aşka ulaşabilmek için bu şarttır[8]. Evrenler içinde sonsuza değin kalacak olan sadece aşktır, onun dışındaki her şey geçicidir ve eğretidir. Aşk dünyadaki en doğru, en doğru yoldur. “Caizdir, caiz değildir” gibi bilgi ve sözler ölüme değindir. Aşkta ise ölüm ve dirlik söz konusu değildir. O hep mutluluk denizinde, bal denizinde yaşamak, denize katılıp deniz olmak demektir[9].
Mevlana’ya göre aşk, başlangıcı bilinmeyen sırlarla dolu, sonsuz bir denizdir. Canlar orada boğulur, akıl ve ruh orada yok edilir. Dağlar bile aşk şarabına dayanamaz. Aşk sırrına erene de bu sırları açıklama yetkisi verilmez. Aşk insanın gönlüne, Meryem’i gebe bırakan Tanrı nuru gibi gelir. Akıl yasasına uyarak aşk aramaya kalkılırsa bulunamaz; çünkü aşk her türlü yasa ve töreden dışarıdadır[10].
Aklı, rivayet ve kıyasla var olan bir bilge kişi, aşkı ise evrenleri yaratn Tanrı’nın nurundan doğma bir görüş madeni olarak tasvir eden Mevlana aşk ne doğuda ne batıda ne de zamana bağlı olmayan bir güneş olduğu için, âşık da yeryüzünden hem de zamandan kurtulur[11] demektedir. Mevlânâ’da yegane gerçek aşkın ilahi aşk olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında O beşerî aşkın fonksiyonunu da bir kenara atmamaktadır. Çünkü bu aşkta da, her ne kadar maşûk fâni olsa da aşığın kendinden vazgeçişi vardır. Bu vazgeçiş ötelere tâlip olmanın ilk basamakları, ilk temrinleridir. Beşeri aşk vasıtasıyla mutlak hakikate ulaşan kişinin ise bu vasıtalardan kurtulması gerekmektedir. Zira Mevlânâ’ya göre dama çıktıktan sonra merdiven aramak manasızdır. Sonuçta vuslata vasıta olanın aradan çıkması gerekmektedir.
Aşk etkin olduğu alanda kendinden başka ne varsa yok ettiği için orada akıllıca ve mâkul davranışlar aramak doğru değildir. Bundan dolayı âşık bazen yerinde olmayan davranışlar sergileyebilmektedir. Âşığın mantıksız, saçma görünen davranışlarının sebeplerinden biri de aşkın dayanılmaz gücüdür. (Aşk cezbesiyle kendinden geçişin dış dünyaya tezahür etmesidir.) Aşkı sadece âşık olan kişinin anlayabileceğini söyleyen Mevlânâ, aşk konusunda sükutu tavsiye etmektedir. Sukut sırları anlamayanlara karşı aşığın kalkanıdır.
*Son zamanlarda Sürekli Mevlana ile uğraşıyorum ve yazdıklarımdan çok beğendiğim bazı kısımları paylaşmaya karar verdim.İstanbulSivas.
[1] Vural, Mehmet, İslam Felsefesi Sözlüğü, Elis Yay.,Ankara 2003,(Aşk).
[2] Vural, a.g.e., Aşk).
[3] Kur’an, Maide 5/54.
[4] S.Uludağ. “Tasavvufî Uluhiyyet Telakkisinde Mertebeler”.
[5] Mesnevi, V/3843.
[6] Mesnevi, VI/1973.
[7] Mesnevi, IV/553-554.
[8] Divan,II/21.
[9] Divan,V/1321-1325.
[10] Divan,IV/52.
[11] Divan, IV/630-365.

Hiç kimseye...

HİÇ SÖYLENMEMİŞ SÖZLER
Susmayı seçen her insanda vardır bu tür sözler. Kendi iç dünyasında döner durur. Sahipsizdir o sözler. Ne muhatabı vardır ne de hatibi. Zira susmuştur artık onların sahibi. Hiç söylenmemiştir o sözler. Belki bir kırgınlık, belki bir kızgınlık vardır içinde saklı olan… Hiç kimseyedir o sözler. Hiç yazılmış, hiç söylenmemiştir. Varlığı bir hiçtir ama garip ki vardır. Var olması için hiçlikte kaybolmuştur. Hiç ile anlam bulmuş, derinlik kazanmıştır… Hiçlikten çıkmak için yazıya sığınır çoğu zaman. Dil takatten düşünce, ele baş vurur çaresizce. Dil susmuştur artık, el savunma yapmaktadır. Kalem konuşmaktadır. Yazı anlatmakta… “Derdini söylemeyen derman bulamaz”mış, peki söylemese de yazsa derdini derman olur muydu? Hiç söylenmemiş sözlerini kaleme alsa... Dilinin söyleyemediğini, gönlü yazsa satırlara... Bir kara kalemden çıkan satırlar derman olur muydu derdine? Çok mu zor konuşmak? Sumak kolayı seçmek mi? Hiç söylenmemiş sözler bir gün yüzüne çıkar mı? Dil onları söyleyecek cesareti bulur mu? Söylenmemi mi gerekir? Yoksa hiçlikte kalması mı? Sorular sorular… Birbiri ardına uzanan, gönülden kaleme dökülen sorular. Hiç söylenmemiş, hiç anlatılmamış ve hiç kimseye bir serzeniş…

8 Şubat 2009 Pazar

Hayattan Kareler-1

HAYATIN İÇİNDEN BİR GECE
Dün gece aklıma bir çift göz geldi, gecenin içinde geceden karanlık bakan hüzün bakışlı bir çift göz. Bu bir çift gözün sahibini bir gece hastanenin acil servisinde sedyenin üstünde yaralı olarak görmüştüm. 5 yaşındaki küçük kız çocuğu... Yurtta bir arkadaş gıda zehirlenmesi olayına maruz kalınca hemen taksiye atıp apar topar acile götürmüştüm. Benim çok geç haberim olmuştu çocuk perişan olmuştu beti-benzi atmı, eeliri titriyordu. Neyse acile götürdüğümde doktorlar müşahade odasına aldılar. Beyaz önlüklü Doktor amcaya yalvar yakar bir serum taktıramadım. Arkadaş en az 2 saattir sürekli kusuyordu ve doğal olarak sıvı kaybı vardı ama nafile "Bana işimi sen mi öğreteceksin" diyerek beni odadan kovmak üzereydi ki kendisine "Hocam size işinizi öğretecek değilim ama bende o yurdun müdürüyüm ve öğrencim için endişeleniyorum" diye Müdür Bey çıkışınca tamam dedi hemşireye söyleyeyim. Çok tatlı bir bayan olmasıyla birlikte abus çehresiyle korkunç bir heykeli andıran hemşire bana yine mi iş çıkardınız dercesine suratıma baktı. Evet yorulmuştu mutlaka belki bir önceki gecede yine o nöbetçiydi ama ben çok bir şey istememiştim ki... Neyse ortamı ısıtmak için bi espri yapayım dedim ama Hemşire Abla (!) (ihtimal benimle yaşıttı belki bendende yaş olarak ufaktı ama bir aysberg gibi soğuk ve katıydı) yüzüme ters ters bakım çık diye bağırmaz mı. Neyse olay büyümeden odadan çıktım. Acil servisin koridorunda dolaşıyordum. Aman Allah'ım ne dehşet sahneleri vardı. Hastaların inlemeleri, yakınların endişeli bekleyişleri... İşte tam bu sırada karşılaştım o küçük kızla. Trafik kazası geçirmişti. Belden aşağısını tamamen alçıya almışlardı. İsmi neydi hiç hatırıma gelmiyor. O bakışları hiç aklımdan çıkmıyor. 5 yaşındaki bir çocuktan hep neşeler saçması, gülücükler dağıtması ve sevgi dolu bakışlar bekleriz ya. Hayır, bu bakışlar çok farklıydı. Acı mı, hüzün mü... Hayır, hayır bu hepsinden farklı bu bakışlar... Çok içimi acıtmıştı. Ah neler yapmadım bir tek, ufacık bir gülümseme yakalamak için, o masum ve temiz simada bir gül açması için.. Ama yok... Evet acısı vardı, ama o bakışlar acıyı ifade eden bakışlar değildi başkaydı... "Benim bu saatte burda ne işim var, bu beyaz şey ne üzerimde, anne ayağımın parmakları üşüyor, baba arkadaşlarım nerde?" diyen bakışlardı. Evet mahalle arasında aşırı hız yapan bir İnsan(cık) 2 yavrunun hayatına son vermiş ve birini uykuda olması gerektiği saatlerde hastanede bir sedyeye mahkum etmişti. Ne olacaktı şimdi? Doktor durumu ağır değil derken duymuştum, ama ileride anne olamayabilirmiş (!) aldığı darbeden dolayı. Şimdi nerde ne yapıyor bilmiyorum, dilerim iyileşmiştir. 3 sene oldu bu olayın üstünden, o bakışlar, bir çift göz ve meçhul bir isim var hala aklımda. Dilerim o yavrucak anne olabilir ve tamamen iyileşir. O gece sadece bu kadarla sınırlı değildi olan-biten. Bi ara kapıya doğru gittiğimde Acil Servisin kapısının önünde _ki neredeyse içeri girecek durumda- bir araç park etmiş Ambulans kapıya yaklaşamıyor ve sedye dahi giremiyor kapıdan hastalar kucaklarla taşınmak lütfuyla karşılaşıyorlar. Orada bulunan güvenlik görevlileriyle konuştum bu ne diye "Hiç sorma kardeşim adamın biri bırakıp gitmiş anons ettirdik kaç defa ama ne gelen ne giden" dedi. Ah güzel Ülkem ne garip canlılar besliyorsun sen dedim kendi kendime. Ama olmaz bu böyle olamazdı bir şeyler yapılmalı dedim. Ve aracın pencerelerini yoklamaya başladım. Evet evet biri yarım açılmıştı hemen bi arkadaştan yardım istedim ve daldım aracın içine. Kapıyı açtım ve aracın el freni kaldırılıp kurtatdık Acil Servis kapısını bu işgalci araçtan. Bir kahraman olarak alkışlanmıştım. Evet olan-biten herşeye rağmen ufakda olsa bir işe yaramak çok güzeldi. Sonra tekrar içeri girdim. Arkadaş biraz kendine gelmiş ve takılan serumda bitmişt. Onu alıp yurda dönmek için kapıya doğru yürürken. Az önceki olaya şahit olanlar bir iltifat bir selam sağanağı. Arkadaşlar şaşkın. Ne oldu dercesine bakıyorlar gözlerimin içine. Yurda dönelim ben anlatırım sizlere dedim ve bir taksiye binip yurda geldik. Önce, Acil Servis kapısını işgalden nasıl kurtardığımı Muzaffer bir Komutan edasıyla anlattım, sonra o küçük kız çocğundan bahsettim saat epey ilerlemişti herkes uyumaya gitti. Benim ise gözlerimin önünde hep o bir çift siyah göz vardı. Günlerce arkadaşlarıma anlatmıştım o bir çift gözü. Dilerim hayata umutla bakarsın siyah gözlü, hüzün bakışlı ve meçhul, tatlı ve masum olan küçük kız. Sen acıyla çok erken tanıştın yavrum...

7 Şubat 2009 Cumartesi

Hayattan Kareler-2

HAYATIN İÇİNDEN BİR KAÇ SAHNE
Gecenin karanlığında odama süzülen bir ışık evet bir sokak lambasından gelen bir aydınlık ile aldım elime kalemi ve beyaz sayfanın üzerine yazmaya başladım hislerimi. Gecenin sessizliğini sacede beyaz kâğıdın üzerinde dans edercesine dolaşan kalemimden çıkan sesler bozuyordu. Etrafımda başka ses yoktu, olsada zaten hiç biri ilgimi çekmiyordu. Kurşun kalemim ne diyordu acaba Beyaz kâğıt sayfasına? Ne kadar güzel dans ediyordu öyle? Mutlu muydu acaba? Bu söylediği mutluluk şarkısı mı yoksa, hüzün nağmeleri miydi? Aklıma birden o şarkı geldi "Bu akşam garip bir hüzün çöktü üsütüme..." diye başlayan Barış Manço'nun son günlerde en çok dinlediğim parçası Benden Öte Benden Ziyade. (Şuan yine o parçayı dinliyorum) ". ....sabret gönül sabret..." diye devam ediyordu zihnimde. Buşarkıda bir ara ..."demir kapı yine kapandı ağır ağır üzerime.." mısraları bana bir arkadaşımın yerine görevli olarak gittiğim Cezaevinin demir kapılarını hatırlattı. Kapıda iki jandarma ve nöbet kulübesinde gardiyanlar. Büyük demir kapı tüm ruhumu tırmalayacak şiddette bir gıcırdamayla açıldı sonra içeri girdiğimde aynı kapı bu sefer üzerime kapandı. İçeride ise demir parmaklıklı ve az önceki büyük kapı kadar ses çıkarabilen kapılar açıldı birer birer...Orada işim bitip çıkarken yine önce demir parmaklı kapılar ve büyük kapıdan çıkıp avluya indim sonra bahçedeki kapıdam çıktım. Kapıdan çıktıktan sonra istemsizce dönüp arkama baktığımı hatırlıyorum.Ben bir iki saat içinde hemde ziyaretçi olduğum halde dışarıya çıkınca özgürlüğün ne büyük bir kıymet ifade ettiğini anlamıştım ya içeridekiler... Bazıları suçsuz olduğunu söylüyor, kimi ailesi yüzünden orda olduğunu anlatıyor, kimi kaçakçılık, ama biri vardı ki o hiç konuşmuyordu.. Sonra arkadaşlarına sordum namus davası dediler. Ah ne kötü bir zihniyetti bu baba, kızını öldürmüştü peki neden? İşte bu adamı derin bir sessizliğin içine çekmişti. Pişmandı belli oluyordu ama... Yaptık bi hata hocam diyebildi sadece, sonra yutkundu yutkundu, boğaına düğümlendi kelimeler göz yaşları çok yürümüştü gözlerine belli kendini zor tutyordu. Daha fazla zorlamak istemedim ve kalktım yanından. Ama kalktıktan sonra bile düşündüm ne diyebilirdim diye, yok ne diyebilirdim ki... Kelimeler çoktan tükenmişti, cümlenin tüm öğelerinin bağları kopmuştu, karar verilmiş ve kalem kırılmıştı. Kızı ölmüştü, baba ise yaşıyor denilebilir miydi bu haline bilinmez? Yanlış bir kültür bir genç kızın hayatına mal olmuş, kızın babasını ise ölmekten beter etmişti. İşte bunlar geldi aklıma dün gece kalktım ve sokak lambasının aydınlığında yazdım beyaz sayfalara. Kalemim neşeyle dans etmiyordu artık sanki bir mahpus edasıyla hüzünlü ve yılgın volta atıyordu. Söylediği ise güzel bir şarkı değil pişmanlık cümleleriydi. Son not: Bu yazıyı yoruma kapatmayı düşünüyordum çünkü söylenecek bir şey kalmamıştı. Ve cahillik yüzünden canına kıyılan kızcağızın yasını tutarcasına sessizce kalacaktım. Ama sonra içimdeki hüzüne bir derman bulmak ümidiyle yoruma açmaya karar verdim. İyi günler ve sevgiyle kalın...

10 Ocak 2009 Cumartesi

Gerçek, hayal yoksa rüya...(1)

BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-1
Her şey annemin “Pazartesi sabahı Edirne’ye Selimiye Camii’ne gidiyoruz” demesiyle başladı. O andan sonra rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığım garip bir durumun içinde buldum kendimi. Bunların hepsi belki birer hayaldi… Hayatta en çok görmek istediğim, Mimar Sinan’ın ‘ustalık eseri’ olan Muhteşem Selimiye Camii’ni gezmekteyim. Hayret ve hayranlık içinde etrafıma bakınıp bir de fotoğraf çekmekteyim. Caminin mimarisi gerçekten muazzam güzel. Caminin içini gezdikten sonra avlusunda dolaşıyorum. Eee buraya kadar gelmişim fotoğraflarını çekmek için avluyu adımlamakta ve en uygun açıdan yakalama arzusundayım. Ve birer ikişer çekiyorum istediğim kareleri. Selimiye’yi görmenin verdiği heyecan ile adımlıyorum yolları. Avludan daha bir iki adım dışarı atıyorum ki, küçük bir kız çocuğu koşarak yanıma geliyor. Ve ‘Baba, baba’ diyerek sarılıyor bacaklarıma. Henüz 4-5 yaşlarında olduğunu sandığım bu melek yüzlü kız çocuğu nerden çıkıp gelmişti, neden baba diyordu bana? Ben daha bu soruları zihnimde cevaplayamadan gruptakilerin ve dolayısıyla annemin meraklı ve şaşkın bakışları takılıyor gözüme. ‘Ben bu kızı tanımıyorum, daha önce hiç görmedim’ dercesine bakıyorum etrafıma. Öylesine sıkıca sarılıyor ki, bir an için ben dahi babası olduğu sandım bu melek yüzlü küçük kızın. Üzerimdeki şaşkınlığı biraz attıktan sonra, eğildim ve yanaklarını sildim ufak bıdığın. Bir taraftan ağlıyordu, bir taraftan bana sürekli ‘baba’ diyordu. Ben olayı kurtarmanın ve ufak şirin kızın derdini anlamanın peşindeydim ki birden boynuma sarılıp ‘Baba, beni bi daha bırakma hadi annemi bulalım’ demez mi? Yok yok bu kesin bir rüyaydı ve ben birazdan uyanacaktım. Ama öyle sıcak ve samimi sarılıyordu ki. Ta içime işlemiş olmalıydı zira onu uzaklaştırmanın aksine bende ona sarıldığımı fark etmiştim… Bir süre böyle sarmaş dolaş kaldıktan sonra. Onu da kucağıma alıp ayağa kalktım. Gruptakilerin şaşkınlığı artmış, üzerime çevrilen meraklı gözler çoğalmıştı. Evet etrafımdaki herkes bir cevap bekliyordu bunu bakışlarından anlamak güç değildi. “Sanırım annesini kaybetmiş, korkudan beni de babasına benzetti yavrucak” diyebildim sadece. Sonra, kucağıma aldığım ufak bıdıkla yürümeye başladım. Önüme gelen genç, ihtiyar, erkek, kadın herkese bu kızı tanıyıp tanımadıklarını soruyordum. Ama ne amcalar, teyzeler ne de ağabeyler, ablalar tanımamıştı. Bu arada adının Beyza olduğunu öğrendiğim küçük şirin ufaklık sıkı sıkı sarılıyordu bana. Gruptakilerden biri ‘Caminin hoparlöründen anons ettirelim, annesi babası yakınlardaysa gelirler’ dedi. Evet iyi fikir diye tasdik edicilerde çıkmıştı. Ve yöneldik camiye doğru. Anons yapılmıştı, beklemekteydik. Ancak ne gelen vardı ne de giden. Bekledik, bekledik, bekledik… Yok bu böyle olmayacaktı başka bir yol olmalıydı. Evet, ‘Pardon, buraya en yakın karakol nerde acaba’ diye sordum yakınımdaki cami görevlisine. ‘Burdan yüz metre yürü sağa dön. Sonra ikinci soldan yürü düz git elli metre ilerde’ dedi. Burada beklemenin bir anlamı yoktu. Herhalde bu şirin kızı kaybeden annesi veya babası karakola gitmeyi akıl etmişlerdir diyerek kendi kendime başladım tarif edilen yere doğru yürümeye. Bir iki sormadan sonra bulmuştum karakolu nihayet. Bu nihayet bu şirin kız çocuğundan kurtulmak için değildi. Zira çok garip şeydi ama içimde ona karşı bir sıcaklık oluşmuştu. Öylesine sıkı sıkı sarılıyordu ki, birileri bizi ayırmak istese muvaffak olmazdı hani. Bu bana bir an fakülte sıralarında otururken bir hocamızın ‘İlerde (mezun olunca) ne olacaksınız?’ sorusuna yanıt olarak ‘Baba olacağım hocam’ dediğim günü getirdi gözlerimin önüne. Evet, babalık nedir bilmiyorum, henüz baba felan da olmamıştım ama içimde bu melek yüzlü şirin kıza karşı öyle bir sıcaklık hissetmişti ki. Karakolun kapısından içeri girerken geri dönmeyi bile düşündürmüştü bu bana. Ancak bunu yapmam imkansızdı zira ne ben bu kızın babasıydım ne de ardımdan gelen ya da geldiğini sandığım meraklı grup üyelerine bunu izah edebilirdim. Evet, netice de içeri girmiştim. Ve tam en yakınımdaki memur beye yönelmiş bu şirin kızı bulduğumu anlatacaktım ki, koridorun öbür başından ‘Beyza kızım’ diye bağıran ve bana doğru koşan genç bir bayan gördüm. Gelip bir hamlede kucağımdan almıştı kızını. Melek yüzlü şirin kızın da o bayana ‘anne, anneciğim’ dediğin, duyduğumda, içime bir huzur gelmişti. Evet, annesi bulunmuştu. Ancak zihinlerde hala cevapsız bir soru vardı ‘Bu kız bizim oğlana neden baba dedi?’ Anne kız birbirlerine sarılmışlar hem kaybolmanın verdiği korkuyu atıyor hem de özlem gideriyorlardı. O sırada bir elin omzuma dokunduğunu hissettim. Arkama döndüğümde yaşlıca bir teyze olduğunu far ettim. Beni görünce önce ‘Aaaa, bu bu nasıl olur?’ dedi. Ben şaşkınlık içindeyken, yanımıza yaklaşan başka bir teyze kafamda sorulara yanıt vermişti ‘Evladım kusura bakma, şaşkınlığımızı da mazur gör’ diye başladı sözlerine ama daha bu cümle bile gözlerinin nemlenmesine sebep olmuştu. ‘Benim torun seni babasına benzetmiş anlaşılan, sağolasın sende buraya kadar getirmişsin’ dedi. Ben tam nedenini soracaktım ki bir resim çıkartıp uzattı bana. Elime alıp baktığımda ben de çok şaşırmıştım. Asker üniforması içinde biri vardı. Ben değildim zira hiç asker üniformasıyla fotoğraf çektirtmemiştim ama o kadar benziyordu ki bir an için ben bile tereddüde düşmüştüm. Fotoğrafı bana uzatan ‘Hanım’ teyze devam etti sözlerine göz yaşlarını sildikten sonra ‘Oğlumu 6 ay önce şehit verdim’ Vatan sağ olsun demekten ve dualar etmekten başka bir şey gelmezdi elimden. Benim melek yüzlü şirin Beyza’m beni şehit babasına benzetmiş ve boynuma sarılmıştı ne büyük gururdu benim için. Annemin mutfaktan, ‘Yemek hazır’ sesiyle kendime gelmiştim. Rüya mı görmüştüm? Yoksa bir hayal mi idi bu? Acaba gerçek olabilir miydi ki? Anneme sorsam ne cevap alırdım acaba? Garip bir haldi bu. İçimde hala o sıcaklığı hissediyordum ama gerçekliğinden emin bile değildim. Kalktım, sofraya oturdum annem ‘Pazartesi günü sabah bizimle Selimiye’ye geliyor musun’ diye sorduğunda ne diyeceğimi bilmedim…

9 Ocak 2009 Cuma

Gerçek, hayal yoksa rüya...(2)

BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-2
Ardımdan bakan bir çift yaşlı gözün sahibi o şirin Beyza idi. Sanırım bu aklımın bana oynadığı oyun sürecek gibiydi. Daha bir öncekinin gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu düşünürken. Yine perde aralandı ve küçük Beyza, tüm masumiyetiyle çıktı karşıma. Karakolun kapısından çıkmış merdivenleri iniyordum. Ayaklarım sanki gerisin geriye gidiyordu. Bir defa dönüp bakmıştım arkama ve yürümeye devam etmiştim ondan. Arkamı dönmüş yürüyordum ancak ardımda bir çift yaşlı gözün beni izlediğini hissediyor ve için için dönmek istiyordum. Sebebi anlayamadığım bir şekilde bağlanmıştım ona. Bunun adına ne denilirdi bilemiyorum okuduğum kitaplardan buna karşılık gelecek bir şey hatırlamıyordum. Öylesine sıcak sarılmıştı ki o küçük masum Beyza, ondan ayrılırken bir yanım kopup kalmıştı onun yanında. Tüm bu olanlar nasıl açıklanabilir di? ‘Büyük lokma ye ama büyük laf konuşma’… Neydi bu şimdi, bu söz neden bir sağa bir sola çarparak yalpalanıyordu zihnimde ? Yürüyerek uzaklaştım oradan. Bir sis bulutu ya da toz bulutu gibi bir şey etrafımı sarmalamıştı. Hakikatten uzaklaşıp, gerçekten soyutlaşıp bir bilinmeyene ilerliyordum sanki… Ama bu nasıl olabilirdi? Arkamda bıraktığım bir hayal değil miydi? Bu ne yaman bir oyundu zihnimin bana oynadığı? Ben gerçekten, hayale doğru giderken arkada bana baktığını hissettiğim o gözleri hala hissetmekteydim. Onlar ardımda değil yüreğimdeydi ve sürekli benimleydi sanki… Durup dönmek istedim. Koşarak geldiğim yere varmak ve öğrenmek istedim neler olup bittiğini.. Ama bu kolay olmayacaktı belliydi. Zira o meçhul bulut tüm etrafımı sarmıştı ve en ne tarafa gideceğimi bilmeden dönüyor ve daireler çiziyordum kendi etrafımda. Yok, eğer bu rüyaysa şuan kabusa doğru ilerlemekteydim. Yinede yerinde durmak insana mesafe kat ettirmez diyerek yüreğimin bana söylediği yöne yöneldim ve yürümeye başladım. Yürüyordum, sadece yürüyordum. Artık bütün yönler silinmişti. Bütün cihetler…. Adımlarım birbiri ardına devam ediyordu ancak ben peş peşe giden iki adımımı bile takip edemiyordum. Evet, rüya ya da hayal gibi bir durumdu bu. Bir rüya da ilerliyordum ya da bir hayale doğru gitmekteydim bilmiyorum. Bildiğim tek şey meçhule adım adım sürüklendiğimdi. Artık korkmaya başlamıştım ki, hafif hafif sis dağılmaya başladı. Belli belirirsiz karartılar görüyordum. Yürümeye devam ettikçe daha da netleşiyordu. Ancak içimdeki korku azalmamıştı çünkü nerede olduğumu bilmiyordum. Korkuyordum buralara yabancıydım, korkuyordum çünkü artık geriye dönemeyecektim ve korkuyordum bir daha küçük Beyza’mı göremeyecektim… Tam bu korkularım içinde bir ses ilişti kulağıma. Güçsüz ama direnen, çaresiz ancak huzur veren, yitik lakin sıcak… O yöne doğru ilerledim. El yordamıyla yön bulmaya çalışıyor idim. Hatta yön bulmak bile değil yön çizmeye çalışıyordum sanki Ve birden o küçük elleriyle dokundu bana. Şaşkınlıktan ve heyecandan bir çığlık attığım ki korkacak olmalı. Ağlamaya başladı. Eğildim, çömeldim yanına yanaklarına süzülen yaşları silerken o bana yine ‘Baba’ deyiverdi ardından sarıldı boynuma. Sıkıca, sımsıkı… İçten, samimi… Riyasız, gösterişsiz… Tıpkı bir evladın babasına sarıldığı gibi… Bu olup bitenlerin bir manası var mıydı? Hangi manayı kaybetmiştim de arıyordum ben? Tüm bunlar gerçek miydi? Döndü durdu bunla zihnimde. Sıcak bir his kaplamıştı içimi. Tam şuramda, yüreğimin kalbimin üzerinde bir kalp daha çarpıyordu sanki. Minik ama sevgi dolu bir kalp… Sıkıca sarıldım ben de ona hiç bırakmamacasına. Sarıldım, sevgisini ve özlemini paylaşmak istercesine. ‘Yemeğini bitirdiysen kaldırayım sofrayı abi’ kız kardeşimin sesiydi bu. Ve ben sofranın başında oturmaktaydım. ‘Ne zamandan beri burdayım’ dedim kısık bir ses tonuyla kendime. ‘Efendim bana mı dedin abi?’ sorusuna yok dercesine başımı iki yana sallayıp kalktım masanın başından. Bu bir akıl zafiyeti miydi? Ne olmaktaydı bana? Tüm bunların bir açıklaması var mıydı? ‘Oğlum pazartesi bizimle Selimiye’ye gelecek misin, bak son bi şey söyle ona göre gelmiceksen birini ayarlayalım yerine?’ sorusunu yöneltince annem bana ‘Bi bakayım’ dedim sadece. Neye ya da nereye bakacaktım ki?

8 Ocak 2009 Perşembe

Gerçek, hayal yoksa rüya...(3)

BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-3
Sancılı geçen gecenin izleri yer yer hüküm sürmekteydi. Uyandığımda ilk düşündüğüm gece olan biten oldu. Henüz tam uyanamamanın verdiği bir durum mu bu yoksa. Uyandım, uyanacağım, uyanıyorum derken. Düşünmeden edemiyorum gece bana dokunduğunu hissettiğim o küçük elleri. Günün ilk ışıklarını, selamladıktan sonra uymuş olmanın verdiği bir yorgunluk muydu üzerimdeki, yoksa gece ki koşturmaca gerçek miydi? Kalktığımda ancak gün ortasına yetişebilmiştim. Yorgundum ama huzurluydum… İçimde sıcak bir sevginin huzmeleri vardı. Sanki, yeni bir filiz sürgün vermekteydi. Titrek bir duygu vardı tam kalbimin üzerinde, bir mum ışığının alevi gibiydi… Her an sönecekmiş gibi ama sönmemek için direnen yer yer küçülüp büyüyen ancak karanlığa teslim olmayan bir alevin titrek sıcaklığı… Bir heyecan vardı içimde bilmediğim ve görmediğim bir yere gitmiş. Daha önce yaşamadığım lezzetleri tatmıştım sanki. Evet, kafam karışıktı belki ama gönlümde ona nazaran bir sükunet hakimdi. Ve ben şuan akılımın karışıklığından, mantığımın bulanıklığında sıyrılıp, gönül sularında dümen çevirmek, yelken açmak istiyordum. Ama bulanık olan aklım buna izin vermiyordu. Dönüp bana o huzur dolu anları yaşatan hayale girmeme müsaade etmiyordu. Lakin, direnecektim ben bir anlık huzur için dahi değerdi akıldan sıyrılmaya. Kelepçelerde, prangalardan, kafeslerden kurtulup uçmak, özgürce kanat çırpmak. Ve havaya duran beni bekleyen o minik ellere konmak…. Bir kuş gibi çarpıyordu kalbim, ökseye takılmış. Kurtulmak için çırpındıkça acıyordu her yerim ama her ne pahasına olursa olsun kurtulmalıydım buradan…. Her ne pahasına mı? Evet, ya pahalıya mal olacaksa? Ökseden kurtulmak isterken kanadını ve ayağını kırıp uçamaz bir durumla karşı karşıya kalmak varsa hesapta? Evet, ya çok canımı acıtacak bu dikenli tarladan geçmek gerekirse, o dikenler her yerimi kanatıp acıtırsa canımı? Yok yok korkuyorum… Yalnız başıma yapabileceğim bir şey değil bu… Peki beni orda bekleyen o bir çift göz, ona ne diyecektim? Hayır, gitmeliydim. Ben sıcak bir kalbi geri çeviremezdim. Tamam, ama nasıl? Bu iş düşünmeyle, ölçme-biçmeyle olmuyor, ‘Ya nasip deyip yürüyeceksin’ diye bir ses çok derinden içerlerden geldi. Ve ben başladım yürümeye. Yine bilmiyordum nereye gideceğimi. Yine bilmiyordum yönümü, cihetimi… Sadece yürüyordum, aklımın dur demesine, dön demesine aldırmadan yürüyorum. Zira biliyordum ben bilmesem de nereye gideceğimi bir yürüten vardı hedefe doğru beni. Kaybolmuştum yine, garip bir sis belirmişti etrafımda, yine gerçekle hayalin koptuğu yerdeydim. Durmuştum bir ses ya da işaret bekliyordum. Neredeydi o? Ya bu sefer gelmezse? Acaba seslense miydim ona? Yok, daha önce hiç seslenmemiştim ki, hem ne diyecektim? Yürüyecek halim ve takatim kalmamıştı birden. Gelmeyecek fikri tüketmişti tüm şevkimi. Bulunduğum yere oturdum, yok yok oturmak değil yığıldım kaldım. Başım önümde nemli gözlerle beklemeye başladım. Daha önce hiç bu kadar bekletmemişti. Gelmeyecek miydi? Tam ümidim tükenmek üzereyken, o minik elleriyle omzuma dokundu. Bakışlarımı arkama çevirdiğimde gelenin o olduğunu gördüm. Ona doğru dönünce ben ‘Baba’ deyip sarıldı boynuma birden. Ben de ona sarıldım sıkıca, bu defa ben de daha sıkı sarılıyordum ayrılmak istemiyordum zira. Ilık ılık bir esinti yayıldı tüm bedenime, bir sekine inmişti üzerime. O anın bitmemesini istiyordum tüm içtenliğimle. Gerçek miydi bilmiyorum ama huzur verici olduğu kesindi. Sıkıca sarılıyorduk birbirimize. Hiç konuşmadan sadece sarılıyorduk. İlk başta neden geç kaldığı sormak istemiş ancak bu anın tadını bozmamak için vazgeçmiştim. Kara gözleriyle gözlerimin içine bakıyor. Minik elleriyle saçlarımı okşayıp kokluyordu. Evet, benim küçük Beyza’mdı bu şirin kız. ‘Kalk artık çık şu yataktan tembel seni’ kimdi bu sesin sahibi? Evet, kardeşim ama ben ben neredeydim şuan? O, yok olamaz ben yine kaybetmiştim onu, tam kollarımın arasındaydı… ‘Dışarıda gün ortası oldu hala yatakta tembellik yapıyorsun kalk artık’ evet, gün ortasıydı ama gece karanlığı çökmüştü sineme. “Tamam kalktım” diyip sıyrıldım yatağımdan aşağıya, ayaklarım yere basıyordu ama bir yanım ötede bir yerde kalmıştı.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Söylemeliydi...

BU BİR RÜYA MIYDI? Çok geç kalmıştı neden söyleyememişti ki onu ne kadar sevdiğini? Sevdiği kadın şimdi başkasıyla evlenmekteydi. Bir düğündeydi ama yüzü gülmüyordu, sanki dünya üzerine geliyor sıkıyordu onu. Aklında hep aynı soru “Neden söylemedim ki?” Küçüklüğü geldi gözlerinin önüne. Onu ilk gördüğü gün.. gülümsedi hafiften. Ninesine dönüp “Bu kız bir melek olmalı” demişti. Kısa süre sonra tanışmıştı o küçük meleğiyle ve yakın arkadaş olmuşlardı. Birlikte büyümüşlerdi onunla. Hem çok yakınında hem uzağındaydı… Elini uzatsa dokunabilirdi ama hiç uzatmamıştı elini. Neden uzatmamıştı ki elini ona? Ne güzel gözleri vardı. Sıcacık bakıyordu ona. Ona güzel gözleri olduğnu söylediğinde hep yanakları al al olurdu. Hele gülerken o kadar güzel olurdu ki. Yutkundu, yutkundu sadece. Şimdi başkası bakacaktı o gözlere. ‘Sadece arkadaşız’, bunu tekrar edip duruyordu zihninde. Hep bu sözü söylemişti kendine ve ne zaman ona açılacak olsa bu sözler çıkardı karşına ‘sadece arkadaşız’. İçinde bir şeyler anlamını kaybetmişti. Bulunduğu mekan sıkıyordu onu, attı kendini sokaklara. Kaldırımlar ayaklarının altından kayıyor ve beyninde hep aynı soru dolanıyordu “Neden söylemedim ?” neden söylemişti gerçekten… Hava bahar kokuyordu, ama o zemheri ayazındaydı üşüyor ve titriyordu. Soğuktan üşüme değildi bu. Bir melodi duydu kulak kabarttı ne ilginç “…bir anda bütün dünyam karardı…” diyordu biri durup biraz daha dinleyince “Bu o şarkı “ dedi. Durdu orada uzun uzun dinledi şarkıyı ses artık kesilmişti ama o hala sesin geldiği yöne doğru bakıyordu. Belli ki şimdiki zamanda değildi geçmişin anılarında dolaşıyordu şuan. Bir gün onu pastaneye götürmüştü kararlıydı anlatacaktı her şeyi ona, açılacaktı artık. Daha o bir şey söylemeden iki posiyon çikolatalı pasta istemişdi, “Seversin sen çikolatalı” dediğinde o yine gülmüş ve pırıl pırıl parlamıştı gözlerinin içi. “Unutmamışsın sevdiğim pastayı” evet unutmamıştı zaten sevdiği her şeyi biliyordu zaten. Pastalar gelmiş ve garson uzaklaşmıştı, beklediği fırsatı bulmuştu ama söze başlayamıyordu bir türlü. Sonunda “Senin neyin var neden yemiyorsun pastayı” sözüyle irkildi ve kendine geldi “Şey ben sana…” diyebildi “Bir şey mi diyeceksin karşılığını alınca” evet dercesine başını salladı. Söyleyecekti. İşte tam o sırada bu şarkı çalmaya başlamıştı. O yine gülmüştü. “Ya, çok komik bir şarkı bu” dedi. Hangi şarkı. “aaa evet” diyebildi. Bir kişinin hazin bir kırıklığı başkası için gülünç olabiliyordu. Neden komikti ki bu şarkı diye düşündü. Ama daha o soramadan cevap geldi “Çocuk kızı seviyor ama bir türlü söyleyemiyor ne var bunda sonunda kız elinden çıkınca da dünya başıma yıkıldı diyor. Madem seviyorsun söyle di mi ama?” evet söylenmesi gerekiyordu bu onu biraz daha cesaretlendirmişti tam ona yönelmişti telefon çaldı “Kalkmam gerek, kusura bakmasın di mi?” deyip vedalaşıp ayrılmıştı yanından. Ne garip şimdi o şarkıda söylenildiği gibi kararmıştı dünyası… Bir süre sonra sıyrıldı bu hatıranın içinden. Yürümeye devam etti. Yüreği cismine sığamıyordu. Az evvel üşüyen bedenini birden şiddetli bir ateş sarmış ve yanıyordu içinde. Çığlık atmak geçti birden içinden sonra etrafına bakınca vazgeçti bundan. Yürüyor muydu yoksa düştüğü yerde debeleniyor muydu bilinmez en belirgin olan yüreğinin acısıydı… Deniz kenarına varmıştı. Martılara ilişti gözü. Masmavi denizin üzerinde neşeyle kanat çırpıyor ve şarkı söylüyorlardı. Ne mi söylüyorlardı? Denize olan aşkını dile getiriyorlardı. Bacakları artık onu taşıyamayacak gibiydi. İlk gördüğü banka oturdu yok bu oturma değil sanki yığıldı kaldı… Ne olacaktı şimdi bitmiş miydi her şey ? Neden bu yaşananlar kötü bir rüya değildi ? Belki de bir rüyaydı. Şimdi yatağının baş ucunda duran saat onu uyandırmak için en hırçın sesiyle başlayacaktı çalmaya. Sonra annesi içeri girip “Kalk uykucu kahvaltı hazır” diyecekti. O kalkıp yüzünü yıkayacak, kahvaltısı yapıp, traş olduktan ve dişlerini fırçaladıktan sonra hemen en yakın çiçekçiye gidip bir demek lale alacak ve onun kapısına dayanacaktı. Ve söyleyecekti ona “Seni seviyorum” .
EkleBunu RSS Ekle Butonu
Powered By Blogger