BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-1
Her şey annemin “Pazartesi sabahı Edirne’ye Selimiye Camii’ne gidiyoruz” demesiyle başladı. O andan sonra rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığım garip bir durumun içinde buldum kendimi. Bunların hepsi belki birer hayaldi…
Hayatta en çok görmek istediğim, Mimar Sinan’ın ‘ustalık eseri’ olan Muhteşem Selimiye Camii’ni gezmekteyim. Hayret ve hayranlık içinde etrafıma bakınıp bir de fotoğraf çekmekteyim. Caminin mimarisi gerçekten muazzam güzel. Caminin içini gezdikten sonra avlusunda dolaşıyorum. Eee buraya kadar gelmişim fotoğraflarını çekmek için avluyu adımlamakta ve en uygun açıdan yakalama arzusundayım. Ve birer ikişer çekiyorum istediğim kareleri. Selimiye’yi görmenin verdiği heyecan ile adımlıyorum yolları. Avludan daha bir iki adım dışarı atıyorum ki, küçük bir kız çocuğu koşarak yanıma geliyor. Ve ‘Baba, baba’ diyerek sarılıyor bacaklarıma. Henüz 4-5 yaşlarında olduğunu sandığım bu melek yüzlü kız çocuğu nerden çıkıp gelmişti, neden baba diyordu bana? Ben daha bu soruları zihnimde cevaplayamadan gruptakilerin ve dolayısıyla annemin meraklı ve şaşkın bakışları takılıyor gözüme. ‘Ben bu kızı tanımıyorum, daha önce hiç görmedim’ dercesine bakıyorum etrafıma.
Öylesine sıkıca sarılıyor ki, bir an için ben dahi babası olduğu sandım bu melek yüzlü küçük kızın.
Üzerimdeki şaşkınlığı biraz attıktan sonra, eğildim ve yanaklarını sildim ufak bıdığın. Bir taraftan ağlıyordu, bir taraftan bana sürekli ‘baba’ diyordu.
Ben olayı kurtarmanın ve ufak şirin kızın derdini anlamanın peşindeydim ki birden boynuma sarılıp ‘Baba, beni bi daha bırakma hadi annemi bulalım’ demez mi?
Yok yok bu kesin bir rüyaydı ve ben birazdan uyanacaktım. Ama öyle sıcak ve samimi sarılıyordu ki. Ta içime işlemiş olmalıydı zira onu uzaklaştırmanın aksine bende ona sarıldığımı fark etmiştim…
Bir süre böyle sarmaş dolaş kaldıktan sonra. Onu da kucağıma alıp ayağa kalktım. Gruptakilerin şaşkınlığı artmış, üzerime çevrilen meraklı gözler çoğalmıştı. Evet etrafımdaki herkes bir cevap bekliyordu bunu bakışlarından anlamak güç değildi.
“Sanırım annesini kaybetmiş, korkudan beni de babasına benzetti yavrucak” diyebildim sadece. Sonra, kucağıma aldığım ufak bıdıkla yürümeye başladım. Önüme gelen genç, ihtiyar, erkek, kadın herkese bu kızı tanıyıp tanımadıklarını soruyordum. Ama ne amcalar, teyzeler ne de ağabeyler, ablalar tanımamıştı.
Bu arada adının Beyza olduğunu öğrendiğim küçük şirin ufaklık sıkı sıkı sarılıyordu bana.
Gruptakilerden biri ‘Caminin hoparlöründen anons ettirelim, annesi babası yakınlardaysa gelirler’ dedi. Evet iyi fikir diye tasdik edicilerde çıkmıştı. Ve yöneldik camiye doğru. Anons yapılmıştı, beklemekteydik. Ancak ne gelen vardı ne de giden. Bekledik, bekledik, bekledik…
Yok bu böyle olmayacaktı başka bir yol olmalıydı. Evet, ‘Pardon, buraya en yakın karakol nerde acaba’ diye sordum yakınımdaki cami görevlisine. ‘Burdan yüz metre yürü sağa dön. Sonra ikinci soldan yürü düz git elli metre ilerde’ dedi.
Burada beklemenin bir anlamı yoktu. Herhalde bu şirin kızı kaybeden annesi veya babası karakola gitmeyi akıl etmişlerdir diyerek kendi kendime başladım tarif edilen yere doğru yürümeye.
Bir iki sormadan sonra bulmuştum karakolu nihayet. Bu nihayet bu şirin kız çocuğundan kurtulmak için değildi. Zira çok garip şeydi ama içimde ona karşı bir sıcaklık oluşmuştu.
Öylesine sıkı sıkı sarılıyordu ki, birileri bizi ayırmak istese muvaffak olmazdı hani. Bu bana bir an fakülte sıralarında otururken bir hocamızın ‘İlerde (mezun olunca) ne olacaksınız?’ sorusuna yanıt olarak ‘Baba olacağım hocam’ dediğim günü getirdi gözlerimin önüne. Evet, babalık nedir bilmiyorum, henüz baba felan da olmamıştım ama içimde bu melek yüzlü şirin kıza karşı öyle bir sıcaklık hissetmişti ki. Karakolun kapısından içeri girerken geri dönmeyi bile düşündürmüştü bu bana. Ancak bunu yapmam imkansızdı zira ne ben bu kızın babasıydım ne de ardımdan gelen ya da geldiğini sandığım meraklı grup üyelerine bunu izah edebilirdim.
Evet, netice de içeri girmiştim. Ve tam en yakınımdaki memur beye yönelmiş bu şirin kızı bulduğumu anlatacaktım ki, koridorun öbür başından ‘Beyza kızım’ diye bağıran ve bana doğru koşan genç bir bayan gördüm.
Gelip bir hamlede kucağımdan almıştı kızını. Melek yüzlü şirin kızın da o bayana ‘anne, anneciğim’ dediğin, duyduğumda, içime bir huzur gelmişti.
Evet, annesi bulunmuştu. Ancak zihinlerde hala cevapsız bir soru vardı ‘Bu kız bizim oğlana neden baba dedi?’
Anne kız birbirlerine sarılmışlar hem kaybolmanın verdiği korkuyu atıyor hem de özlem gideriyorlardı. O sırada bir elin omzuma dokunduğunu hissettim. Arkama döndüğümde yaşlıca bir teyze olduğunu far ettim. Beni görünce önce ‘Aaaa, bu bu nasıl olur?’ dedi.
Ben şaşkınlık içindeyken, yanımıza yaklaşan başka bir teyze kafamda sorulara yanıt vermişti ‘Evladım kusura bakma, şaşkınlığımızı da mazur gör’ diye başladı sözlerine ama daha bu cümle bile gözlerinin nemlenmesine sebep olmuştu. ‘Benim torun seni babasına benzetmiş anlaşılan, sağolasın sende buraya kadar getirmişsin’ dedi. Ben tam nedenini soracaktım ki bir resim çıkartıp uzattı bana. Elime alıp baktığımda ben de çok şaşırmıştım. Asker üniforması içinde biri vardı. Ben değildim zira hiç asker üniformasıyla fotoğraf çektirtmemiştim ama o kadar benziyordu ki bir an için ben bile tereddüde düşmüştüm. Fotoğrafı bana uzatan ‘Hanım’ teyze devam etti sözlerine göz yaşlarını sildikten sonra ‘Oğlumu 6 ay önce şehit verdim’
Vatan sağ olsun demekten ve dualar etmekten başka bir şey gelmezdi elimden. Benim melek yüzlü şirin Beyza’m beni şehit babasına benzetmiş ve boynuma sarılmıştı ne büyük gururdu benim için.
Annemin mutfaktan, ‘Yemek hazır’ sesiyle kendime gelmiştim. Rüya mı görmüştüm? Yoksa bir hayal mi idi bu? Acaba gerçek olabilir miydi ki? Anneme sorsam ne cevap alırdım acaba?
Garip bir haldi bu. İçimde hala o sıcaklığı hissediyordum ama gerçekliğinden emin bile değildim.
Kalktım, sofraya oturdum annem ‘Pazartesi günü sabah bizimle Selimiye’ye geliyor musun’ diye sorduğunda ne diyeceğimi bilmedim…

