10 Ocak 2009 Cumartesi

Gerçek, hayal yoksa rüya...(1)

BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-1
Her şey annemin “Pazartesi sabahı Edirne’ye Selimiye Camii’ne gidiyoruz” demesiyle başladı. O andan sonra rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığım garip bir durumun içinde buldum kendimi. Bunların hepsi belki birer hayaldi… Hayatta en çok görmek istediğim, Mimar Sinan’ın ‘ustalık eseri’ olan Muhteşem Selimiye Camii’ni gezmekteyim. Hayret ve hayranlık içinde etrafıma bakınıp bir de fotoğraf çekmekteyim. Caminin mimarisi gerçekten muazzam güzel. Caminin içini gezdikten sonra avlusunda dolaşıyorum. Eee buraya kadar gelmişim fotoğraflarını çekmek için avluyu adımlamakta ve en uygun açıdan yakalama arzusundayım. Ve birer ikişer çekiyorum istediğim kareleri. Selimiye’yi görmenin verdiği heyecan ile adımlıyorum yolları. Avludan daha bir iki adım dışarı atıyorum ki, küçük bir kız çocuğu koşarak yanıma geliyor. Ve ‘Baba, baba’ diyerek sarılıyor bacaklarıma. Henüz 4-5 yaşlarında olduğunu sandığım bu melek yüzlü kız çocuğu nerden çıkıp gelmişti, neden baba diyordu bana? Ben daha bu soruları zihnimde cevaplayamadan gruptakilerin ve dolayısıyla annemin meraklı ve şaşkın bakışları takılıyor gözüme. ‘Ben bu kızı tanımıyorum, daha önce hiç görmedim’ dercesine bakıyorum etrafıma. Öylesine sıkıca sarılıyor ki, bir an için ben dahi babası olduğu sandım bu melek yüzlü küçük kızın. Üzerimdeki şaşkınlığı biraz attıktan sonra, eğildim ve yanaklarını sildim ufak bıdığın. Bir taraftan ağlıyordu, bir taraftan bana sürekli ‘baba’ diyordu. Ben olayı kurtarmanın ve ufak şirin kızın derdini anlamanın peşindeydim ki birden boynuma sarılıp ‘Baba, beni bi daha bırakma hadi annemi bulalım’ demez mi? Yok yok bu kesin bir rüyaydı ve ben birazdan uyanacaktım. Ama öyle sıcak ve samimi sarılıyordu ki. Ta içime işlemiş olmalıydı zira onu uzaklaştırmanın aksine bende ona sarıldığımı fark etmiştim… Bir süre böyle sarmaş dolaş kaldıktan sonra. Onu da kucağıma alıp ayağa kalktım. Gruptakilerin şaşkınlığı artmış, üzerime çevrilen meraklı gözler çoğalmıştı. Evet etrafımdaki herkes bir cevap bekliyordu bunu bakışlarından anlamak güç değildi. “Sanırım annesini kaybetmiş, korkudan beni de babasına benzetti yavrucak” diyebildim sadece. Sonra, kucağıma aldığım ufak bıdıkla yürümeye başladım. Önüme gelen genç, ihtiyar, erkek, kadın herkese bu kızı tanıyıp tanımadıklarını soruyordum. Ama ne amcalar, teyzeler ne de ağabeyler, ablalar tanımamıştı. Bu arada adının Beyza olduğunu öğrendiğim küçük şirin ufaklık sıkı sıkı sarılıyordu bana. Gruptakilerden biri ‘Caminin hoparlöründen anons ettirelim, annesi babası yakınlardaysa gelirler’ dedi. Evet iyi fikir diye tasdik edicilerde çıkmıştı. Ve yöneldik camiye doğru. Anons yapılmıştı, beklemekteydik. Ancak ne gelen vardı ne de giden. Bekledik, bekledik, bekledik… Yok bu böyle olmayacaktı başka bir yol olmalıydı. Evet, ‘Pardon, buraya en yakın karakol nerde acaba’ diye sordum yakınımdaki cami görevlisine. ‘Burdan yüz metre yürü sağa dön. Sonra ikinci soldan yürü düz git elli metre ilerde’ dedi. Burada beklemenin bir anlamı yoktu. Herhalde bu şirin kızı kaybeden annesi veya babası karakola gitmeyi akıl etmişlerdir diyerek kendi kendime başladım tarif edilen yere doğru yürümeye. Bir iki sormadan sonra bulmuştum karakolu nihayet. Bu nihayet bu şirin kız çocuğundan kurtulmak için değildi. Zira çok garip şeydi ama içimde ona karşı bir sıcaklık oluşmuştu. Öylesine sıkı sıkı sarılıyordu ki, birileri bizi ayırmak istese muvaffak olmazdı hani. Bu bana bir an fakülte sıralarında otururken bir hocamızın ‘İlerde (mezun olunca) ne olacaksınız?’ sorusuna yanıt olarak ‘Baba olacağım hocam’ dediğim günü getirdi gözlerimin önüne. Evet, babalık nedir bilmiyorum, henüz baba felan da olmamıştım ama içimde bu melek yüzlü şirin kıza karşı öyle bir sıcaklık hissetmişti ki. Karakolun kapısından içeri girerken geri dönmeyi bile düşündürmüştü bu bana. Ancak bunu yapmam imkansızdı zira ne ben bu kızın babasıydım ne de ardımdan gelen ya da geldiğini sandığım meraklı grup üyelerine bunu izah edebilirdim. Evet, netice de içeri girmiştim. Ve tam en yakınımdaki memur beye yönelmiş bu şirin kızı bulduğumu anlatacaktım ki, koridorun öbür başından ‘Beyza kızım’ diye bağıran ve bana doğru koşan genç bir bayan gördüm. Gelip bir hamlede kucağımdan almıştı kızını. Melek yüzlü şirin kızın da o bayana ‘anne, anneciğim’ dediğin, duyduğumda, içime bir huzur gelmişti. Evet, annesi bulunmuştu. Ancak zihinlerde hala cevapsız bir soru vardı ‘Bu kız bizim oğlana neden baba dedi?’ Anne kız birbirlerine sarılmışlar hem kaybolmanın verdiği korkuyu atıyor hem de özlem gideriyorlardı. O sırada bir elin omzuma dokunduğunu hissettim. Arkama döndüğümde yaşlıca bir teyze olduğunu far ettim. Beni görünce önce ‘Aaaa, bu bu nasıl olur?’ dedi. Ben şaşkınlık içindeyken, yanımıza yaklaşan başka bir teyze kafamda sorulara yanıt vermişti ‘Evladım kusura bakma, şaşkınlığımızı da mazur gör’ diye başladı sözlerine ama daha bu cümle bile gözlerinin nemlenmesine sebep olmuştu. ‘Benim torun seni babasına benzetmiş anlaşılan, sağolasın sende buraya kadar getirmişsin’ dedi. Ben tam nedenini soracaktım ki bir resim çıkartıp uzattı bana. Elime alıp baktığımda ben de çok şaşırmıştım. Asker üniforması içinde biri vardı. Ben değildim zira hiç asker üniformasıyla fotoğraf çektirtmemiştim ama o kadar benziyordu ki bir an için ben bile tereddüde düşmüştüm. Fotoğrafı bana uzatan ‘Hanım’ teyze devam etti sözlerine göz yaşlarını sildikten sonra ‘Oğlumu 6 ay önce şehit verdim’ Vatan sağ olsun demekten ve dualar etmekten başka bir şey gelmezdi elimden. Benim melek yüzlü şirin Beyza’m beni şehit babasına benzetmiş ve boynuma sarılmıştı ne büyük gururdu benim için. Annemin mutfaktan, ‘Yemek hazır’ sesiyle kendime gelmiştim. Rüya mı görmüştüm? Yoksa bir hayal mi idi bu? Acaba gerçek olabilir miydi ki? Anneme sorsam ne cevap alırdım acaba? Garip bir haldi bu. İçimde hala o sıcaklığı hissediyordum ama gerçekliğinden emin bile değildim. Kalktım, sofraya oturdum annem ‘Pazartesi günü sabah bizimle Selimiye’ye geliyor musun’ diye sorduğunda ne diyeceğimi bilmedim…

9 Ocak 2009 Cuma

Gerçek, hayal yoksa rüya...(2)

BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-2
Ardımdan bakan bir çift yaşlı gözün sahibi o şirin Beyza idi. Sanırım bu aklımın bana oynadığı oyun sürecek gibiydi. Daha bir öncekinin gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu düşünürken. Yine perde aralandı ve küçük Beyza, tüm masumiyetiyle çıktı karşıma. Karakolun kapısından çıkmış merdivenleri iniyordum. Ayaklarım sanki gerisin geriye gidiyordu. Bir defa dönüp bakmıştım arkama ve yürümeye devam etmiştim ondan. Arkamı dönmüş yürüyordum ancak ardımda bir çift yaşlı gözün beni izlediğini hissediyor ve için için dönmek istiyordum. Sebebi anlayamadığım bir şekilde bağlanmıştım ona. Bunun adına ne denilirdi bilemiyorum okuduğum kitaplardan buna karşılık gelecek bir şey hatırlamıyordum. Öylesine sıcak sarılmıştı ki o küçük masum Beyza, ondan ayrılırken bir yanım kopup kalmıştı onun yanında. Tüm bu olanlar nasıl açıklanabilir di? ‘Büyük lokma ye ama büyük laf konuşma’… Neydi bu şimdi, bu söz neden bir sağa bir sola çarparak yalpalanıyordu zihnimde ? Yürüyerek uzaklaştım oradan. Bir sis bulutu ya da toz bulutu gibi bir şey etrafımı sarmalamıştı. Hakikatten uzaklaşıp, gerçekten soyutlaşıp bir bilinmeyene ilerliyordum sanki… Ama bu nasıl olabilirdi? Arkamda bıraktığım bir hayal değil miydi? Bu ne yaman bir oyundu zihnimin bana oynadığı? Ben gerçekten, hayale doğru giderken arkada bana baktığını hissettiğim o gözleri hala hissetmekteydim. Onlar ardımda değil yüreğimdeydi ve sürekli benimleydi sanki… Durup dönmek istedim. Koşarak geldiğim yere varmak ve öğrenmek istedim neler olup bittiğini.. Ama bu kolay olmayacaktı belliydi. Zira o meçhul bulut tüm etrafımı sarmıştı ve en ne tarafa gideceğimi bilmeden dönüyor ve daireler çiziyordum kendi etrafımda. Yok, eğer bu rüyaysa şuan kabusa doğru ilerlemekteydim. Yinede yerinde durmak insana mesafe kat ettirmez diyerek yüreğimin bana söylediği yöne yöneldim ve yürümeye başladım. Yürüyordum, sadece yürüyordum. Artık bütün yönler silinmişti. Bütün cihetler…. Adımlarım birbiri ardına devam ediyordu ancak ben peş peşe giden iki adımımı bile takip edemiyordum. Evet, rüya ya da hayal gibi bir durumdu bu. Bir rüya da ilerliyordum ya da bir hayale doğru gitmekteydim bilmiyorum. Bildiğim tek şey meçhule adım adım sürüklendiğimdi. Artık korkmaya başlamıştım ki, hafif hafif sis dağılmaya başladı. Belli belirirsiz karartılar görüyordum. Yürümeye devam ettikçe daha da netleşiyordu. Ancak içimdeki korku azalmamıştı çünkü nerede olduğumu bilmiyordum. Korkuyordum buralara yabancıydım, korkuyordum çünkü artık geriye dönemeyecektim ve korkuyordum bir daha küçük Beyza’mı göremeyecektim… Tam bu korkularım içinde bir ses ilişti kulağıma. Güçsüz ama direnen, çaresiz ancak huzur veren, yitik lakin sıcak… O yöne doğru ilerledim. El yordamıyla yön bulmaya çalışıyor idim. Hatta yön bulmak bile değil yön çizmeye çalışıyordum sanki Ve birden o küçük elleriyle dokundu bana. Şaşkınlıktan ve heyecandan bir çığlık attığım ki korkacak olmalı. Ağlamaya başladı. Eğildim, çömeldim yanına yanaklarına süzülen yaşları silerken o bana yine ‘Baba’ deyiverdi ardından sarıldı boynuma. Sıkıca, sımsıkı… İçten, samimi… Riyasız, gösterişsiz… Tıpkı bir evladın babasına sarıldığı gibi… Bu olup bitenlerin bir manası var mıydı? Hangi manayı kaybetmiştim de arıyordum ben? Tüm bunlar gerçek miydi? Döndü durdu bunla zihnimde. Sıcak bir his kaplamıştı içimi. Tam şuramda, yüreğimin kalbimin üzerinde bir kalp daha çarpıyordu sanki. Minik ama sevgi dolu bir kalp… Sıkıca sarıldım ben de ona hiç bırakmamacasına. Sarıldım, sevgisini ve özlemini paylaşmak istercesine. ‘Yemeğini bitirdiysen kaldırayım sofrayı abi’ kız kardeşimin sesiydi bu. Ve ben sofranın başında oturmaktaydım. ‘Ne zamandan beri burdayım’ dedim kısık bir ses tonuyla kendime. ‘Efendim bana mı dedin abi?’ sorusuna yok dercesine başımı iki yana sallayıp kalktım masanın başından. Bu bir akıl zafiyeti miydi? Ne olmaktaydı bana? Tüm bunların bir açıklaması var mıydı? ‘Oğlum pazartesi bizimle Selimiye’ye gelecek misin, bak son bi şey söyle ona göre gelmiceksen birini ayarlayalım yerine?’ sorusunu yöneltince annem bana ‘Bi bakayım’ dedim sadece. Neye ya da nereye bakacaktım ki?

8 Ocak 2009 Perşembe

Gerçek, hayal yoksa rüya...(3)

BİR HAYAL GEÇTİ ÜZERİMDEN-3
Sancılı geçen gecenin izleri yer yer hüküm sürmekteydi. Uyandığımda ilk düşündüğüm gece olan biten oldu. Henüz tam uyanamamanın verdiği bir durum mu bu yoksa. Uyandım, uyanacağım, uyanıyorum derken. Düşünmeden edemiyorum gece bana dokunduğunu hissettiğim o küçük elleri. Günün ilk ışıklarını, selamladıktan sonra uymuş olmanın verdiği bir yorgunluk muydu üzerimdeki, yoksa gece ki koşturmaca gerçek miydi? Kalktığımda ancak gün ortasına yetişebilmiştim. Yorgundum ama huzurluydum… İçimde sıcak bir sevginin huzmeleri vardı. Sanki, yeni bir filiz sürgün vermekteydi. Titrek bir duygu vardı tam kalbimin üzerinde, bir mum ışığının alevi gibiydi… Her an sönecekmiş gibi ama sönmemek için direnen yer yer küçülüp büyüyen ancak karanlığa teslim olmayan bir alevin titrek sıcaklığı… Bir heyecan vardı içimde bilmediğim ve görmediğim bir yere gitmiş. Daha önce yaşamadığım lezzetleri tatmıştım sanki. Evet, kafam karışıktı belki ama gönlümde ona nazaran bir sükunet hakimdi. Ve ben şuan akılımın karışıklığından, mantığımın bulanıklığında sıyrılıp, gönül sularında dümen çevirmek, yelken açmak istiyordum. Ama bulanık olan aklım buna izin vermiyordu. Dönüp bana o huzur dolu anları yaşatan hayale girmeme müsaade etmiyordu. Lakin, direnecektim ben bir anlık huzur için dahi değerdi akıldan sıyrılmaya. Kelepçelerde, prangalardan, kafeslerden kurtulup uçmak, özgürce kanat çırpmak. Ve havaya duran beni bekleyen o minik ellere konmak…. Bir kuş gibi çarpıyordu kalbim, ökseye takılmış. Kurtulmak için çırpındıkça acıyordu her yerim ama her ne pahasına olursa olsun kurtulmalıydım buradan…. Her ne pahasına mı? Evet, ya pahalıya mal olacaksa? Ökseden kurtulmak isterken kanadını ve ayağını kırıp uçamaz bir durumla karşı karşıya kalmak varsa hesapta? Evet, ya çok canımı acıtacak bu dikenli tarladan geçmek gerekirse, o dikenler her yerimi kanatıp acıtırsa canımı? Yok yok korkuyorum… Yalnız başıma yapabileceğim bir şey değil bu… Peki beni orda bekleyen o bir çift göz, ona ne diyecektim? Hayır, gitmeliydim. Ben sıcak bir kalbi geri çeviremezdim. Tamam, ama nasıl? Bu iş düşünmeyle, ölçme-biçmeyle olmuyor, ‘Ya nasip deyip yürüyeceksin’ diye bir ses çok derinden içerlerden geldi. Ve ben başladım yürümeye. Yine bilmiyordum nereye gideceğimi. Yine bilmiyordum yönümü, cihetimi… Sadece yürüyordum, aklımın dur demesine, dön demesine aldırmadan yürüyorum. Zira biliyordum ben bilmesem de nereye gideceğimi bir yürüten vardı hedefe doğru beni. Kaybolmuştum yine, garip bir sis belirmişti etrafımda, yine gerçekle hayalin koptuğu yerdeydim. Durmuştum bir ses ya da işaret bekliyordum. Neredeydi o? Ya bu sefer gelmezse? Acaba seslense miydim ona? Yok, daha önce hiç seslenmemiştim ki, hem ne diyecektim? Yürüyecek halim ve takatim kalmamıştı birden. Gelmeyecek fikri tüketmişti tüm şevkimi. Bulunduğum yere oturdum, yok yok oturmak değil yığıldım kaldım. Başım önümde nemli gözlerle beklemeye başladım. Daha önce hiç bu kadar bekletmemişti. Gelmeyecek miydi? Tam ümidim tükenmek üzereyken, o minik elleriyle omzuma dokundu. Bakışlarımı arkama çevirdiğimde gelenin o olduğunu gördüm. Ona doğru dönünce ben ‘Baba’ deyip sarıldı boynuma birden. Ben de ona sarıldım sıkıca, bu defa ben de daha sıkı sarılıyordum ayrılmak istemiyordum zira. Ilık ılık bir esinti yayıldı tüm bedenime, bir sekine inmişti üzerime. O anın bitmemesini istiyordum tüm içtenliğimle. Gerçek miydi bilmiyorum ama huzur verici olduğu kesindi. Sıkıca sarılıyorduk birbirimize. Hiç konuşmadan sadece sarılıyorduk. İlk başta neden geç kaldığı sormak istemiş ancak bu anın tadını bozmamak için vazgeçmiştim. Kara gözleriyle gözlerimin içine bakıyor. Minik elleriyle saçlarımı okşayıp kokluyordu. Evet, benim küçük Beyza’mdı bu şirin kız. ‘Kalk artık çık şu yataktan tembel seni’ kimdi bu sesin sahibi? Evet, kardeşim ama ben ben neredeydim şuan? O, yok olamaz ben yine kaybetmiştim onu, tam kollarımın arasındaydı… ‘Dışarıda gün ortası oldu hala yatakta tembellik yapıyorsun kalk artık’ evet, gün ortasıydı ama gece karanlığı çökmüştü sineme. “Tamam kalktım” diyip sıyrıldım yatağımdan aşağıya, ayaklarım yere basıyordu ama bir yanım ötede bir yerde kalmıştı.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Söylemeliydi...

BU BİR RÜYA MIYDI? Çok geç kalmıştı neden söyleyememişti ki onu ne kadar sevdiğini? Sevdiği kadın şimdi başkasıyla evlenmekteydi. Bir düğündeydi ama yüzü gülmüyordu, sanki dünya üzerine geliyor sıkıyordu onu. Aklında hep aynı soru “Neden söylemedim ki?” Küçüklüğü geldi gözlerinin önüne. Onu ilk gördüğü gün.. gülümsedi hafiften. Ninesine dönüp “Bu kız bir melek olmalı” demişti. Kısa süre sonra tanışmıştı o küçük meleğiyle ve yakın arkadaş olmuşlardı. Birlikte büyümüşlerdi onunla. Hem çok yakınında hem uzağındaydı… Elini uzatsa dokunabilirdi ama hiç uzatmamıştı elini. Neden uzatmamıştı ki elini ona? Ne güzel gözleri vardı. Sıcacık bakıyordu ona. Ona güzel gözleri olduğnu söylediğinde hep yanakları al al olurdu. Hele gülerken o kadar güzel olurdu ki. Yutkundu, yutkundu sadece. Şimdi başkası bakacaktı o gözlere. ‘Sadece arkadaşız’, bunu tekrar edip duruyordu zihninde. Hep bu sözü söylemişti kendine ve ne zaman ona açılacak olsa bu sözler çıkardı karşına ‘sadece arkadaşız’. İçinde bir şeyler anlamını kaybetmişti. Bulunduğu mekan sıkıyordu onu, attı kendini sokaklara. Kaldırımlar ayaklarının altından kayıyor ve beyninde hep aynı soru dolanıyordu “Neden söylemedim ?” neden söylemişti gerçekten… Hava bahar kokuyordu, ama o zemheri ayazındaydı üşüyor ve titriyordu. Soğuktan üşüme değildi bu. Bir melodi duydu kulak kabarttı ne ilginç “…bir anda bütün dünyam karardı…” diyordu biri durup biraz daha dinleyince “Bu o şarkı “ dedi. Durdu orada uzun uzun dinledi şarkıyı ses artık kesilmişti ama o hala sesin geldiği yöne doğru bakıyordu. Belli ki şimdiki zamanda değildi geçmişin anılarında dolaşıyordu şuan. Bir gün onu pastaneye götürmüştü kararlıydı anlatacaktı her şeyi ona, açılacaktı artık. Daha o bir şey söylemeden iki posiyon çikolatalı pasta istemişdi, “Seversin sen çikolatalı” dediğinde o yine gülmüş ve pırıl pırıl parlamıştı gözlerinin içi. “Unutmamışsın sevdiğim pastayı” evet unutmamıştı zaten sevdiği her şeyi biliyordu zaten. Pastalar gelmiş ve garson uzaklaşmıştı, beklediği fırsatı bulmuştu ama söze başlayamıyordu bir türlü. Sonunda “Senin neyin var neden yemiyorsun pastayı” sözüyle irkildi ve kendine geldi “Şey ben sana…” diyebildi “Bir şey mi diyeceksin karşılığını alınca” evet dercesine başını salladı. Söyleyecekti. İşte tam o sırada bu şarkı çalmaya başlamıştı. O yine gülmüştü. “Ya, çok komik bir şarkı bu” dedi. Hangi şarkı. “aaa evet” diyebildi. Bir kişinin hazin bir kırıklığı başkası için gülünç olabiliyordu. Neden komikti ki bu şarkı diye düşündü. Ama daha o soramadan cevap geldi “Çocuk kızı seviyor ama bir türlü söyleyemiyor ne var bunda sonunda kız elinden çıkınca da dünya başıma yıkıldı diyor. Madem seviyorsun söyle di mi ama?” evet söylenmesi gerekiyordu bu onu biraz daha cesaretlendirmişti tam ona yönelmişti telefon çaldı “Kalkmam gerek, kusura bakmasın di mi?” deyip vedalaşıp ayrılmıştı yanından. Ne garip şimdi o şarkıda söylenildiği gibi kararmıştı dünyası… Bir süre sonra sıyrıldı bu hatıranın içinden. Yürümeye devam etti. Yüreği cismine sığamıyordu. Az evvel üşüyen bedenini birden şiddetli bir ateş sarmış ve yanıyordu içinde. Çığlık atmak geçti birden içinden sonra etrafına bakınca vazgeçti bundan. Yürüyor muydu yoksa düştüğü yerde debeleniyor muydu bilinmez en belirgin olan yüreğinin acısıydı… Deniz kenarına varmıştı. Martılara ilişti gözü. Masmavi denizin üzerinde neşeyle kanat çırpıyor ve şarkı söylüyorlardı. Ne mi söylüyorlardı? Denize olan aşkını dile getiriyorlardı. Bacakları artık onu taşıyamayacak gibiydi. İlk gördüğü banka oturdu yok bu oturma değil sanki yığıldı kaldı… Ne olacaktı şimdi bitmiş miydi her şey ? Neden bu yaşananlar kötü bir rüya değildi ? Belki de bir rüyaydı. Şimdi yatağının baş ucunda duran saat onu uyandırmak için en hırçın sesiyle başlayacaktı çalmaya. Sonra annesi içeri girip “Kalk uykucu kahvaltı hazır” diyecekti. O kalkıp yüzünü yıkayacak, kahvaltısı yapıp, traş olduktan ve dişlerini fırçaladıktan sonra hemen en yakın çiçekçiye gidip bir demek lale alacak ve onun kapısına dayanacaktı. Ve söyleyecekti ona “Seni seviyorum” .
EkleBunu RSS Ekle Butonu
Powered By Blogger