14 Mayıs 2009 Perşembe

"Aşkın olduğu yerde akıl uçamaz"

AŞK
“Aşk” kavramının, taşıdığı anlam zenginliğinden dolayı tarih boyunca filozof, şair ve aşka yakalananlar tarafından baş tacı edildiği, yoğun çağrışımlarıyla düşünce tarihinde önemli bir yer edindiği; yoğun bir duygu içerdiğinden ve duyguların da dile getirilme zorluğundan dolayı tam olarak tanımlanamadığı görülmektedir. Aşk kimilerine göre insanın olmazsa olmaz değerlerinden birisi, kimilerine göre sakınılması, uzak durulması gereken bir tutku ya da hastalık olarak tanıtılmıştır. Aşk çoğunlukla birine ya da bir nesneye önüne geçilmez bir bağımlılık ve tutku ile yaklaşma ya da adanmışlık biçiminde ortaya çıkan güçlü bir duygulanım olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda aşk, insan yaşamının zenginliği ve güç kaynağıdır.[1]
Tasavvuf felsefesinde aşk kavramı önemli bir yer tutar. Bu anlayışta evrenin yaratılışı aşk ile izah edilir. Mutasavvıflara göre geçici aşk (aşk-ı mecazî) ve hakîkî aşk (aşk-ı hakîkî) olmak üzere iki türlü aşk söz konusudur. Geçici aşk, Tanrı’nın güzelliklerinden sadece bir tanesine gönlünü kaptırmaktır. Geçici aşk, hakîkî aşka ulaşmak için bir köprü görevi görmektedir. Hakîkî aşk ise, tüm güzellikleri kendisinde barındıran Tanrı sevgisidir.[2] Hakkında ne söylenirse söylensin aşk tam olarak tanımlanamamaktadır. Aşk, kelimelerin ötesine geçmiş bir tecrübedir. Aşkın anlatılmazlığı aşkın ortaya çıkardığı duygu yoğunluğunun anlatılamazlığıyla doğru orantılıdır. Aşk tanımlanmaktan ziyade tecrübe edilen ve tecrübe edildikçe anlaşılan fakat bir başkasına tam olarak aktarılamayan bir kavramdır. Her insanın ister beşeri aşk anlamında isterse hakiki aşk anlamında yaşadığı tecrübeler farklıdır ve dolayısıyla bununla ilgili olarak da ortaya konan anlamlar farklı olmaktadır.
Sufilere göre Allah, korkutan bir varlık olmaktan çok seven ve sevilen bir varlıktır. Muhabbetullah ve aşkullah, havfullah ve haşyetullahtan daha önemlidir. “O, onları sever, onlar da O’nu severler”[3].ayetinden anlaşılan, Allah insanları sever ve insanlar tarafından da sevilir, sevmek ve sevilmek O’nun sıfatıdır. Sevgi imanın, özellikle de tasavvufî imanın esasıdır. İnsanı seven Allah, insandan kendisini sevmesini de ister, bu sevgiyi her şeyin esası olarak kabul eder, gönlünde Allah sevgisi bulunmayan bir kimsenin imanını ve ibadetini kabul etmeyeceği düşünülür. Sufiler kâinatın yaratılışını da sevgi ile izah etmişlerdir. Böylece tasavvufî sevgi evrensel bir muhteva kazanmıştır. “Taayyun-ı hubbi” denilen bilinmek ve tanınmak hususundaki ilahî sevgi, yaratılışın illeti ve sebebi kabul edilmiştir. Yine bu sevgi âlemdeki her şeyde vardır. Âlemin var oluşunun nedeni olarak görülen bu sevgi aynı zamanda, varlığın devam etmesinin nedeni olarak da kabul edilmiştir. Sufiler, âlemi ve orada var olan her şeyi ilahî sevginin eseri, tecellisi ve zuhuru olarak görmekte, onun için kâinatta mevcut olan her şeyi gönülden sevmekte, bu sevgi ile Allah’a ereceklerine inanmaktadırlar.[4]
Gerçekte Mevlana ve diğer sufilerin yaptığı şey, aşk’ı sadece dine ve ahlâkî hayata mahsus kılmadan anlamını genişleterek mahlukata ve tekamülcü bir saik olarak aşk’a evrensel kozmik bir önem vermekten ibarettir. Mevlana, Mesnevi’de “Aşksız dünya ölü olacaktır.”[5] “Sen meniden akla kadar seyahat ettin”[6] İnsanı, inorganik maddeden, önce bitki, sonra hayvan daha sonra insan âlemine geçiren, bu yüce terfi dönemdir. O, “ İnsan şu andaki haleti ruhiyesinden hareketle tekrar değişecektir” demektir.[7] Tabiat arzularımızı tatmin etmek için kendisine “hakim ve malik” olduğumuz ölü bir madde değildir. Bilakis Tabiattaki varlıklar Allah’a işaret eden birer ayettirler ve ayetler bizim “vakıadan manaya” geçmemize vesile olurlar.
Mevlana’nın söyleminde aşk kavramının ele alınışı, derin bir gözlemle Kur’a’dan temellendirilebilecek şekilde ilahi açılımlarla bütünleştirilebilecek imkana sahipse de, tüm bunları onun İslam öncesi düşünce geleneklerine olan ilgi ve bilgisiyle de irtibatlandırmak hiç de imkansız değildir. Öyle ki bu anlamda gerek Kur’an’dan gerekse felsefe ve mitolojilerden esinlenilen atıflara raslamak her zaman için mümkün görünmektedir. Aşk hakkındaki düşünceler incelendiğinde Mevlana’nın bir kısım söyledikleri, hakikat anlayışı ve aşkın kozmik bir güç olduğu fikri ile İslam ve Hıristiyan her türlü maneviyatı ve mistisizmi etkilemiş bulunan Platon’a kadar bile geri götürülebilir. Ne var ki Mevlana’daki aşk, bir teorinin ürünü olmayıp belli bir tecrübenin sonucunda ulaşılmış şahsi bir şey olduğu için onun bu deneyiminin eleştiri yerine farklı bir bağlamda değerlendirilmesi gerekmektedir.
Aşk, iradeyi ve ihtiyarı terk etmektir. Varlıklardan ve olaylardan kurtulup aşka ulaşabilmek için bu şarttır[8]. Evrenler içinde sonsuza değin kalacak olan sadece aşktır, onun dışındaki her şey geçicidir ve eğretidir. Aşk dünyadaki en doğru, en doğru yoldur. “Caizdir, caiz değildir” gibi bilgi ve sözler ölüme değindir. Aşkta ise ölüm ve dirlik söz konusu değildir. O hep mutluluk denizinde, bal denizinde yaşamak, denize katılıp deniz olmak demektir[9].
Mevlana’ya göre aşk, başlangıcı bilinmeyen sırlarla dolu, sonsuz bir denizdir. Canlar orada boğulur, akıl ve ruh orada yok edilir. Dağlar bile aşk şarabına dayanamaz. Aşk sırrına erene de bu sırları açıklama yetkisi verilmez. Aşk insanın gönlüne, Meryem’i gebe bırakan Tanrı nuru gibi gelir. Akıl yasasına uyarak aşk aramaya kalkılırsa bulunamaz; çünkü aşk her türlü yasa ve töreden dışarıdadır[10].
Aklı, rivayet ve kıyasla var olan bir bilge kişi, aşkı ise evrenleri yaratn Tanrı’nın nurundan doğma bir görüş madeni olarak tasvir eden Mevlana aşk ne doğuda ne batıda ne de zamana bağlı olmayan bir güneş olduğu için, âşık da yeryüzünden hem de zamandan kurtulur[11] demektedir. Mevlânâ’da yegane gerçek aşkın ilahi aşk olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında O beşerî aşkın fonksiyonunu da bir kenara atmamaktadır. Çünkü bu aşkta da, her ne kadar maşûk fâni olsa da aşığın kendinden vazgeçişi vardır. Bu vazgeçiş ötelere tâlip olmanın ilk basamakları, ilk temrinleridir. Beşeri aşk vasıtasıyla mutlak hakikate ulaşan kişinin ise bu vasıtalardan kurtulması gerekmektedir. Zira Mevlânâ’ya göre dama çıktıktan sonra merdiven aramak manasızdır. Sonuçta vuslata vasıta olanın aradan çıkması gerekmektedir.
Aşk etkin olduğu alanda kendinden başka ne varsa yok ettiği için orada akıllıca ve mâkul davranışlar aramak doğru değildir. Bundan dolayı âşık bazen yerinde olmayan davranışlar sergileyebilmektedir. Âşığın mantıksız, saçma görünen davranışlarının sebeplerinden biri de aşkın dayanılmaz gücüdür. (Aşk cezbesiyle kendinden geçişin dış dünyaya tezahür etmesidir.) Aşkı sadece âşık olan kişinin anlayabileceğini söyleyen Mevlânâ, aşk konusunda sükutu tavsiye etmektedir. Sukut sırları anlamayanlara karşı aşığın kalkanıdır.
*Son zamanlarda Sürekli Mevlana ile uğraşıyorum ve yazdıklarımdan çok beğendiğim bazı kısımları paylaşmaya karar verdim.İstanbulSivas.
[1] Vural, Mehmet, İslam Felsefesi Sözlüğü, Elis Yay.,Ankara 2003,(Aşk).
[2] Vural, a.g.e., Aşk).
[3] Kur’an, Maide 5/54.
[4] S.Uludağ. “Tasavvufî Uluhiyyet Telakkisinde Mertebeler”.
[5] Mesnevi, V/3843.
[6] Mesnevi, VI/1973.
[7] Mesnevi, IV/553-554.
[8] Divan,II/21.
[9] Divan,V/1321-1325.
[10] Divan,IV/52.
[11] Divan, IV/630-365.

Hiç kimseye...

HİÇ SÖYLENMEMİŞ SÖZLER
Susmayı seçen her insanda vardır bu tür sözler. Kendi iç dünyasında döner durur. Sahipsizdir o sözler. Ne muhatabı vardır ne de hatibi. Zira susmuştur artık onların sahibi. Hiç söylenmemiştir o sözler. Belki bir kırgınlık, belki bir kızgınlık vardır içinde saklı olan… Hiç kimseyedir o sözler. Hiç yazılmış, hiç söylenmemiştir. Varlığı bir hiçtir ama garip ki vardır. Var olması için hiçlikte kaybolmuştur. Hiç ile anlam bulmuş, derinlik kazanmıştır… Hiçlikten çıkmak için yazıya sığınır çoğu zaman. Dil takatten düşünce, ele baş vurur çaresizce. Dil susmuştur artık, el savunma yapmaktadır. Kalem konuşmaktadır. Yazı anlatmakta… “Derdini söylemeyen derman bulamaz”mış, peki söylemese de yazsa derdini derman olur muydu? Hiç söylenmemiş sözlerini kaleme alsa... Dilinin söyleyemediğini, gönlü yazsa satırlara... Bir kara kalemden çıkan satırlar derman olur muydu derdine? Çok mu zor konuşmak? Sumak kolayı seçmek mi? Hiç söylenmemiş sözler bir gün yüzüne çıkar mı? Dil onları söyleyecek cesareti bulur mu? Söylenmemi mi gerekir? Yoksa hiçlikte kalması mı? Sorular sorular… Birbiri ardına uzanan, gönülden kaleme dökülen sorular. Hiç söylenmemiş, hiç anlatılmamış ve hiç kimseye bir serzeniş…
EkleBunu RSS Ekle Butonu
Powered By Blogger